TÜRK DÜNYASI KONUSUNDA NELER YAPILMALIDIR? TÜRK BİRLİĞİ’NE (TURAN’A) DOĞRU
- 10 Eki 2023
- 17 dakikada okunur

Böylesine önemli bir konuda yazmak için uzun süre tereddüt ettim. Türk Dünyasının geleceği konusunda yapılanların yavaş ve yetersiz olduğunu görmek ayrı bir acı ve endişe veriyordu. Mevcut ve gelecekteki çalışmalarda kullanılmak ve toplumumuzda bir fikir birliği sağlamak için belli süre araştırmadan sonra yazmaya karar verdim. 1968 yılından günümüze kadar Türk Milliyetçiliğini iktidar yapma mücadelesinin içinde yer almış birisi olarak böyle bir çalışmanın yapılmasını gecikse de gerekli gördüm. Elbette eksik, hatalı, gereksiz ve tartışılır bazı noktaları bulunacaktır.
Türk Milletinin hür ve bağımsız olarak, maddi ve manevi kalkınmasını en kısa zamanda, en kısa yoldan gerçekleştirmek, araştırıcı ve üretici gücünü ortaya koymak, her türlü terör ve sosyal anarşiyi yenerek engelleri aşmak, gerçekleştirilecek sosyal ve iktisadi refahı adaletle bölüşerek, her konuda bütünleşmiş bir toplum sağlamak, Milletimizi çağın kudretli, itibarlı, gelişmiş ve önder toplumlarından biri yapmak, Devlet ve Milletimizi tarih sahnesinde ebedi kılmak, ilimde, teknikte, sanayide, kültürde, ahlak ve maneviyatta yücelmiş, dünyanın en ön safına geçmiş güçlü bir Türkiye meydana getirmek Türk Milliyetçisinin ana ülküsüdür.
Bu sistem içinde; insana hürmeti, onu her türlü istismardan kurtarmayı, hak ve hukukunu teminat altına almayı vazgeçilmez ve ertelenmez bir görev kabul edip, insana değer vermeyen, refah, huzur ve barış getirmeyen ve faydalı olmayan hiçbir düzen ve faaliyet benimsenemez.
Sosyal hayat sadece ekonomik yönüyle ele alınmayıp, bu hayat içerisinde insan bir bütün olarak ele alınmalıdır. Her insanı Cenab-ı Allah’ın yarattığı mukaddes bir emanet olarak kabul edip, insan sevgisi ve insan haysiyetine hürmet, görüş ve düşüncelerin temeli sayılmalıdır.
Toplumlar için demokrasi, uygulanan sistemler içerisinde en ideal rejimdir. Devlet idaresinde milletin en iyi şekilde temsil edilebilmesi ancak demokratik düzen ile mümkün olabilir. Demokrasi, hukukun üstünlüğünün, insan şeref ve haysiyetinin, düşünce, fikir, din ve vicdan hürriyetinin teminatıdır.
Türk milliyetçileri, millet iradesine ve milli hakimiyete saygılıdır. Milli hakimiyet ilkesine ve demokratik toplum hayatının işleyişine, gerekçesi ve şekli ne olursa olsun her türlü müdahaleyi reddeder, çözümü milletin rıza ve iradesinde arar.
Türk devlet felsefesini diğer toplumların devlet felsefesinden ayıran ve üstün kılan vasıflardan birisi de sosyal devlet ilkesine sahip olmasıdır. Fert ve toplum haklarını gözetmek ve korumak, çağın giderek büyüyen ve çeşitlenen maddi ihtiyaçları karşısında insanımızı tatmin etmek, milli refahı yaymak ancak sosyal devlet anlayışının yerleştirilmesi ile mümkündür.
Kendisini Türk hisseden, Türk Milletinin menfaatlerini savunan ve kafasında başka bir ırkın özlemini taşımayan, her insan Türk ve Türk Milliyetçisidir. Türk Milliyetçiliği fikri içerisinde ırkçılığa kesinlikle yer yoktur. Biyolojik ırkçılığın ülkeleri felakete götürdüğünü unutmamak gerekir.
Millet ve onun beslendiği temel değerlere dayanan milliyetçilik, çağların önemli bir gerçeği, sosyal ve siyasi olayların harekete geçirici unsurlarından en önemlisidir.
Türk Milliyetçileri, Milletin bütününü tasada, kıvançta ve kederde kucaklayan “Milli Devlet” fikrine karşı olan bölücü ve parçalayıcı sınıf devleti anlayışının karşısındadır. Ülke bütünlüğünü her şeyin üzerinde tutarlar. Özellikle federasyon gibi görüşlerle başlayıp konuyu, ülkenin bölünmesine doğru götürmeye çalışan zihniyeti kesinlikle reddederler. Bu zihniyetin gelişmemesi için her türlü mücadeleyi bir görev bilir.
Milliyetçiliğimiz, “Din ve Vicdan Hürriyeti”nin, gerçek mana ve kapsamı ile hukuki teminata kavuşturulmasını milli birlik ve beraberliğimizin bir şartı olarak görür. Din ve vicdan hürriyeti; her insanın bir dine inanmak ve inanmamak, hür iradesi ile, seçmiş olduğu bir dini, hiçbir harici baskı, tehdit, kınama ve ayıplama gibi haksızlıklara uğramaksızın serbestçe yaşamak, hayatını inanç hükümlerine göre düzenleyebilmek esasına dayanır. Bu itibarla, toplum ve devlet hayatında “Din ve Vicdan Hürriyeti”nin diğer insanların dini inanç ve vicdani kanaatleri aleyhine kullanılmasına, insanların inançları ve ibadetlerinden dolayı kınanmasına, tenkit edilmesine, alaya alınmasına, hor görülmesine, her ne suretle ve gerekçe ile olursa olsun, bu hakkın baskı ve tehdit altına alınmasına, hukuk dışı yollarla kayıtlandırılmasına razı olunamaz ve kabul edilemez.
Maddi ve manevi kalkınmamızı gerçekleştirecek insan tipimizin ortaya konulması ile Milli değerlerine bağlı, şahsiyetli ve konusuna hâkim aydınlarımızın yetiştirilmesi için Milli Eğitim politikamızın bir an önce oluşturulması ve uygulamaya konulması zarureti ortadadır.
Bin yıldan fazla bir zamandır, milliyetimizin ve milli kültürümüzün esas çerçevesini teşkil eden yüce İslam Dininin asli hakikatleri ile öğrenilmesi ve öğretilmesini devletimizin temel görevi sayan Türk Milliyetçileri, laikliği dindar insanlara müdahale vasıtası sayan zihniyete karşıdır. Kanunlarımızdaki, geleneklerimize, örflerimize ve İslamiyet’in özüne ters düşen kısımların değiştirilmesi gerektiğine inanır. Bundan, hiçbir zaman teokratik din devleti yapısı anlaşılmamalıdır. Türk örf, adet ve gelenekleriyle İslamiyet’i birbirine kaynaştıran ve buna göre yaşayan Milletimizin kanunları, bu temel düşüncelere ters olmamalıdır.
İnsanların düşüncelerinden dolayı cezalandırılmaları ilkel bir davranıştır. İnsan şeref ve haysiyetine, kişi dokunulmazlığı ve hürriyetine aykırı davranışları, kendini aydın kabul eden her insan reddetmelidir. Zulüm ve işkence bir insanlık suçudur. Bunun devlet ve toplum hayatından silinip atılması şarttır. İnsanlar kendi düşüncelerinden olmayanların uğradıkları zulüm ve işkenceye de sanki kendisine yapılmış gibi karşı çıkmalıdır. Bu insanlık dışı davranışlar hoş görülürse, ’bugün ona olan yarın sana gelir’ sözü unutulmamalıdır.
Düşüncelerin iktidar olması ve siyasi faaliyetlerin yürütülmesi, hukukun üstünlüğünü esas alan çok partili, demokratik, hür parlamenter rejim içinde mümkündür. İnsanın insanı sömürmediği, kuvvetlinin zayıfı ezmediği, haklının hakkının gasp edilmediği, toplumda imtiyazlı sınıfların yaratılmadığı gerçek bir demokrasi dışında iktidar yolu olmamalıdır.
Gerek dünyanın muhtelif yerlerinde gerekse Türkiye’mizde arkasına saklanılarak kendi insanlarına zulüm eden, insanlar arasında ayırım yapan, bölücülüğe prim veren bir demokrasi anlayışını kabul etmek mümkün değildir.
Ülkeler arasındaki ekonomik, siyasi ve sosyal ilişkilerin gelişmesi ve yaygınlaşması, ideolojik kutuplaşmanın kaybolması, değişik kültürlerin tanınması gibi farklı ama birbiriyle ilişkili meseleler küreselleşmeyi (globalleşme) meydana getirmektedir. Teknolojinin hızla yayılması, sermaye hareketleri, yatırım yapan firmaların uluslararası bir hüviyet kazanması, dış ticaretin firma ve mal bazında gelişmesi, savunma, siyasi, sosyal ve kültürel ilişkilerin fazlalaşması; ülkeleri, firmaları, çıkar guruplarını ve dolayısıyla bireyleri birbirine bağlamaktadır. Ülkeler kendi müdahale güçleri olmayan ekonomik faaliyetlerle karşı karşıya kalmaktadır. Ülkelerarasında kurulan bu ekonomik ilişkilerin bozulmadan devam etmesi uluslararası istikrara bağlıdır. Bunun sağlanması ile ülkeler arasında savaş ihtimali de çok azalmaktadır.
Bu asrın en önemli olayı olan Sovyetler Birliğinin dağılması ile, daha önce birçok konunun gerçekleşmesinde önemli engel olan doğu batı bloklaşmasının ortadan kalkmasıyla, haberleşme, bilgi akımı ve teknolojideki çok hızlı gelişmeler, ülkelerde sınır tanımaz değişikliklere neden olmaktadır. Mal ve finans piyasaları sınırları sürekli zorlamakta, kararlarda ülkeler kendi iradelerinin dışında hareket etmek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Kurulan bilgi ağları ve yurtiçi veya yurtdışı TV yayınları, yapılan reklamlar, toplumların tüketim alışkanlıklarını kökünden değiştirmekte, kısmen de olsa bir tüketim birliğine doğru gidilmektedir. Bu durum ülke yöneticilerini, idare ettikleri toplumların milli gelirlerini, refahlarını hızla artırmak, çevre dostu, uluslararası standartta mal ve hizmet üretmek zorunda bırakmaktadır. Bu durum ülkelerin bilim ve teknoloji ihtiyaçlarını sürekli artırmaktadır. Ülkelerin, geleneksel sanayi çağından bilgi çağına geçebilme kabiliyetleri gelişmişlik düzeylerine kalmıştır. Hızlı kalkınma hamleleri, başta çevre olmak üzere birçok problemi de beraberinde getirmektedir. Dünya ekonomik, kültürel ve siyasal küreselleşmeye doğru gitmektedir.
Teknolojide, haberleşmede ve ulaştırmada meydana gelen hızlı değişimler dünyanın küçülmesine ve küreselleşme faaliyetlerinin hızlanmasına sebep olmuştur. Bunun yanında, denizlerin kirlenmesi, erozyon, kava kirliliği ve ozon tabakasının delinmesi gibi çevre problemleri, insan hak ve hürriyetleri, ülkelerarası göçler, terör ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi problemler, ülkelerin sınırlarını aşarak ortak konular haline gelmiştir. Günümüzde, küreselleşme hareketlerini en iyi takip eden ve davranışını ayarlayan, milli politikalarını buna göre belirleyen ülkelerin başarı ve gelişme şansı yüksektir. Son yıllarda hızlı gelişme gösteren ülkeler incelendiğinde durum kendiliğinden ortaya çıkar. Küreselleşme hareketleri ve bunun sebep olduğu değişimlerin, ülke bütünlüğünü zedelediği veya milli politikalar ile düşünceleri ortadan kaldırdığını söylemek mümkün değildir. Avrupa Topluluğu ülkelerinin tespit ettikleri ortak savunma, ortak para ve ortak dış politika belirlemelerine rağmen uygulamadaki başarısız sonuçlar bunun bir delilidir. Küreselleşme hareketleri sonucunda ortaya çıkmaya başlayan tüketici alışkanlıklarında beliren davranış değişikliklerine, batı tipi tüketim kültürüne karşı ülkemizde sosyal, dini ve milli akımlarının güçlenerek tepki yaratması normal karşılanmalıdır. Ortaya çıkan tüketim alışkanlıklarından konumlarına göre ülkeler karlı veya zararlı çıkabilmektedir. Küreselleşme, toplumda iyi ve kötü değişimleri de beraberinde getirmektedir. Haberleşme ve bilgi ağlarının küreselleşmesi ile iş aleminde ve ekonomik hayatta İngilizce ortak dünya dili olarak hızla yayılmaktadır. Bu durum, TV, radyo ve basılı yayınla yapılan reklamlarla dünyayı hızla batı tipi tüketim alışkanlığına doğru götürmektedir. Kültürel küreselleşme, ülkelerin kendi kültürlerini bırakıp tamamen ortaya çıkan küresel kültüre uymak veya kendi kültürünü muhafaza ederek değişen dünyada yaşamak şeklinde davranışların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Gelişmelere tamamen kapalı yaşama tarzı ise artık mümkün değildir. Onun için gelişmelerin çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Küreselleşme hareketlerinin ekonomik açıdan güçlü olan ülkelerin diğer ülkeleri sömürmesine yarayacağı, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomik kalkınmalarının yavaşlayacağı, yine gelişmiş ülkelerin başta dil olmak üzere kültür bakımından da diğer ülkeleri menfi yönde etkileyeceği düşünülebilir. Zaten yıllarca yaşananların da bundan bir farkı yoktur. Bu durum yeni ortaya çıkmamıştır. Böyle bir düşünce anlayışı ile küreselleşme hareketlerine karşı çıkmanın faydası yoktur. Toplum, küreselleşme aleyhine doğru yönlendirilirse iktidara gelenlerin işleri zorlaşır. Kapalı bir ekonomik sisteme dönme gayretine girer ki işte en tehlikeli davranış bu olur.
Küreselleşme hareketleri, batı tipi tüketim alışkanlığını da getirebilir. Pazar ekonomisine uyum, demokrasinin yerleşmesi ile insan hakları fazlası ile gündemi meşgul edecektir. Ülkede hükümetin dışında, uluslararası firmalar, örgütler ile bazı düşünce akımlarının etkileri artacaktır.
1930’ların başından itibaren şiddetlenen dünyadaki ekonomik bunalım, işsizliğe, üretim düşüklüğüne, milli gelir ve refah gerilemesine sebep olmuştur. Bunun giderilebilmesi için ülkelerde devalüasyonlar birbirini kovalamış, yüksek gümrük vergileri ve kotalar konmuş, ihracatı artırıcı tedbirler uygulanmaya başlamıştır. Bu radikal tedbirler, ülkeler arasında ciddi problemler doğmasına sebep olmuştur. 1944 yılında savaş sonrası, iktisadi düzenin altyapısını meydana getirmek için 1930’ların hatalarını tekrarlamamak maksadıyla Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund, IMF) ile Dünya Bankası (World Bank) ve Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD), yeni teşekkül ettirilen Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulmuştur. 1947 yılında dünya ticaretinin serbestleştirilme çalışmalarının bir parçası olarak, batılı ülkeler tarafından Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) imzalandı. Bu anlaşma ile IMF’nin kuralları uygulanarak, dünya makroekonomik dengelerinin istikrarlı halde tutulması, GATT kuralları sayesinde ülkelerin birbirine karşılaştırmalı avantajlara sahip oldukları malları satarak refah seviyelerini yükseltmeleri amaçlanmıştır. Yani bir ülke GATT anlaşmasını imzalamışsa, ithalat ve ihracatını kendi kuralları ile yürütmekten büyük ölçüde feragat ederek, imza attığı uluslararası kuralları işletmek zorunda kalacaktır. 1.1.1995 tarihinden itibaren GATT’ın yerine Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) geçmiştir. Ülkemiz, halen 164 üyesi bulunan DTÖ’ne 26 Mart 1995 tarihinde girmiştir. DTÖ’nün amacı, üye ülkelerin ticaret ve ekonomi alanındaki ilişkilerini geliştirmek, hayat standartlarını yükseltmek, tam istihdamı gerçekleştirmek, reel gelir ile gerçek talep hacmindeki istikrarlı artışı sağlamak, mal ve hizmet üretim ve ticaretini geliştirmek, aynı zamanda da dünya kaynaklarının sürdürülebilir kalkınma hedefine en uygun bir şekilde kullanımına imkan vermek ve gerek çevreyi korumak, gerekse farklı ekonomik düzeydeki ülkelerin ihtiyaç ve endişelerine cevap verecek şekilde mevcut kaynaklarını geliştirmektir.
Ekonomik, askeri, siyasi ve sosyal yönlerden dünyada bölgesel entegrasyon veya bölgesel bütünleşme hareketleri çoğalmıştır. Bölgesel entegrasyona giden ülkeler kurdukları serbest bölgelerde kendi mallarına karşı olan engelleri kaldırmaya çalışırlar, biri birlerinin piyasalarına girme önceliği alırlar, buna karşın üye olmayan ülkelerin mal ve hizmetlerine karşı engeller ortaya koyarak üçüncü ülkelerin fiyatlarının yükselmesine veya dış ticaretlerinin düşürülmesine sebep olurlar. Serbest ticaret bölgesinin biraz daha ileri safhası olan gümrük birliğine giderler. Ortak pazar safhasında, mal, sermaye, teknoloji ve emeğin serbest dolaşımı söz konusudur. Ekonomik birleşmede ise entegrasyona dahil ülkelerin ekonomik sosyal ve hukuki politikalarının birleştirilmesi gerekir. Ortak pazardaki serbest dolaşan unsurlara ilave olarak maliye, para ve sosyal politikalarda uyum sağlanması da öngörülür. Ekonomik entegrasyon sonunda, dış ticaretin, birlik dışından birlik içine ne kadar ve nasıl dönüşeceği, birliğe üye ülkelerin büyüklüğüne ve kendi kendine yeterli olma gücüne bağlıdır. Bölgesel bütünleşme içinde faaliyet gösteren yabancı şirketler yerli şirketler ile aynı avantajlara sahiptir. Bu bölgenin dışında kalan yatırımcılar, bölge içerisine ürettiklerini çok zor satacaklarını bildikleri için yatırımlarını bölge içerisinde yapmak isteyeceklerdir. Bölgesel entegrasyon yabancı yatırımcıların ilgisini çekecektir. ‘Bölgesel entegrasyonlar, gelecekte en geniş anlamıyla bir küreselleşmeye, yani, üretim, ticari ve finansal bütünleşmeye geçiş dönemi olabilir’ görüşü de dikkate alınmalıdır.
Şirketlerin başka ülkelerde tek başına yatırım yapmaları, başka ülkelerde ortak yatırım yapmaları, başka ülkelerde fason üretim yapmaları veya bunun haricinde başka usullerle mal ve hizmet üretiminde bulunmaları, üretimde küreselleşme kabul edilmektedir.
Finansal kuruluşlar, başka ülkelere giderek finansal faaliyetlerde bulunmakta, finans piyasalarında müşterilerine getirisi fazla, ama riski az imkanlar sunmaktadır. Finansman ihtiyaçlarının yerel piyasalardan karşılanamadığı zamanlarda, yurtdışı büyük finans kuruluşları beliren ihtiyaca cevap vermektedirler. Bütün bu faaliyetler finansman piyasalarındaki küreselleşmeyi meydana getirmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde bazı hallerde finansal küreselleşme şüphe ile karşılanmaktadır. Bu ülkelerdeki otoriteler, finansal küreselleşme sonucunda, sermayenin kaçtığı, uygulamaya konulan ekonomik politikaların gereken etkiyi göstermediği ve paralarının yabancı paralar karşısında istikrarsız bir yol takip edeceği gerekçesiyle, ekonomik krizler yaşanacağına inanmaktadırlar. Yani uzun vadede hızı ve zamanı iyi ayarlanmamış bir liberalleşme politikaları uygulamasının, birçok ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirdiği iddia edilmektedir.
Küreselleşmenin dışında kalan ve içinde olan ülkelerin avantaj ve dezavantajları süratle incelenmelidir. Dünyada ve bölgemizde çok değişik küreselleşme hareketleri olmaktadır. Ülkemizin bunlara karşı kayıtsız kalması düşünülemez. Ülke menfaatlerimize en uygun olan hareketin içinde yer almamız gerekir. Sadece bir hareketin içinde değil, birden fazla küreselleşme faaliyetinin içinde bulunabiliriz. Dünyadaki gelişmeleri çok iyi takip etmek ve ülke şartlarına göre sağlıklı yorumlamak çok önemlidir. Kendi sınırları içine kapanmış, dünyadaki gelişmelere sırtını dönmüş hiçbir yönetim kalıcı ve başarılı olamaz. Bu gerçeğin herkes tarafından çok iyi bilinmesi gerekir. Ülkemizin zengin kültürü, mevcut ekonomik potansiyeli ve dinamik yetişmiş insan gücü, dünyada devam eden ve yeni oluşacak küreselleşme hareketleri içinde aktif şekilde yer alınmasında önemli bir avantajdır. Hiçbir küreselleşme hareketi, Türk Cumhuriyetleri ile yapacağımız ilişkilere engel olmamalıdır.
Dünyanın bir taraftan küreselleşirken diğer taraftan bölgeselleştiği ortadadır. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, IMF gibi kuruluşlar küreselleşme hareketlerini gösterirken, AT, NAFTA, EFTA gibi kuruluşlar ise bölgeselleşme iş birliğini simgelemektedir. Küreselleşme ve bölgeselleşme gibi bu kuruluşlara ve dünyaya yön verenler, ekonomisi güçlü devletler ile bunların meydana getirdikleri özel guruplardır. G-3; Üçler Gurubu olarak bilinen, ABD, Japonya ve Almanya’dır. G-5; Beşler Gurubu olarak bilinen ülkeler, ABD, Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere’dir. G-7 ; Yediler Gurubu; Beşler ile Kanada ve İtalya’dan meydana gelmektedir. Bu gurubun toplantılarına Avrupa Toplulukları başkanı da AT’ı temsilen katılır. G-10; Onlar Gurubu; Yedilere ilave olarak, Belçika, Hollanda ve İsveç dahildir. Avrupa Birliği ve 19 ülkenin oluşturduğu G-20, G-24; Yirmi dörtler Gurubu; Gelişmekte olan ülkelerin uluslararası para problemlerini inceleyip ilgili yerlere iletirler.
24 Ekim 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler-BM (United Nations -UN), Uluslararası Adalet Divanı Statüsü ile birlikte imzalanarak kurulmuştur. 2023 tarihi itibariyle 193 üyesi vardır. Güvenlik Konseyi: Dünya barışının korunmasından sorumludur. ABD, Birleşik Krallık (İngiltere), Çin, Fransa ve Rusya olmak üzere beş ülke daimî üyesi olup, Birleşmiş Devletler genel kurulunda iki yıllığına 10 üye daha seçilir. Toplam 15 üyelidir. 9 oyla karar alan güvenlik konseyinde beş daimî üyeden birisi menfi oy kullanırsa karar alınamaz. Görüldüğü gibi dünya çarkının yönünü sıradan ülkelerin çevirmesi mümkün değildir. 14 ülke olumlu oy verse, fakat bir daimî üye vermez ise karar alınamıyor. Birleşmiş Milletlerin idari işlerini yürütmek üzere Güvenlik Konseyinin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından Genel Sekreter atanır. Bünyede Vesayet Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konseyler vardır. BM’nin bünyesinde tüm dünyada faaliyet gösteren uzmanlık kuruluşları vardır. Bunlar; Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Birleşmiş Milletler, Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Dünya Bankası (WB) (IBRD), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Dünya Posta Birliği (UPU), Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU), Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO), Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO), Uluslararası Maliye Kuruluşu (IFC), Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA), Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO), Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD), BM Sınai Kalkınma Örgütü (UNIDO), Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA), Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) gibi kuruluşlardır. Son iki kuruluşun statüleri diğerlerinden farklıdır. BM bünyesinde gerek duyulursa yardımcı organlar meydana getirilebilir.
Ülkeler arasında ekonomik iş birliğini sağlamak, serbest ticareti desteklemek, bu alanda getirilen engellemeleri ortadan kaldırmak, döviz kurlarına istikrar kazandırmak, dış ödemelerde meydana gelen acil sıkıntılara çözüm getirmek için 173 üyeli Uluslararası Para Fonu (IMF) kurulmuştur. Bu kuruluşun, ekonomisi krizde olan ülkelere sunduğu çözüm reçeteleri ile uygulama sonuçları, o ülkelerde önemli sosyal ve siyasal çalkantılara sebep olmaktadır.
İktisadi İş birliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD)’nin 38 üyesi bulunmaktadır. (20 kurucu üye) Üyelerinin ekonomik istikrar ve büyümesini, diğer ülkelerin ise kalkınmasını teşvik etmek, dünya ticaretinin genişlemesini amaçlamaktadır. Bünyesinde 25’e yakın komite kurulmuştur. Bunların haricinde, bünyesinde Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) gibi bölgesel ihtisas bankaları da bulunmaktadır.
Küreselleşme faaliyetleri çerçevesinde, bölgesel ticaret anlaşmalarının en büyüğü sayılan ve 1964 yılında kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), 1960 yılında kurulan ve 7 Avrupa ülkesini içine alan (Avusturya, Norveç, İsveç, İzlanda, Finlandiya ve Lihtenştayn) Avrupa Serbest Ticaret Anlaşması (EFTA) ile ABD, Kanada ve Meksika tarafından kurulan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) nın üyelerine neler kazandıracağı gelecekte görülecektir. Böyle bir ticaret anlaşmasına örnek olarak, 1960 yılında imzalanan, Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki Ekonomik Yakınlaşma İçin Ticaret Anlaşması (ANZCERTA) gösterilebilir.
Afrika kıtasında da bazı bölgeselleşme hareketlerini görmek mümkündür. Bunlar; Batı Afrika Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), bunun bir alt gurubu olan Batı Afrika Ekonomik Topluluğu (CEAO) olup, buraya üye ülkeler Fransız Frangı bölgesi ülkeleridir. Döviz rezervleri Fransız merkez bankasında tutulmaktadır. Diğer bir ECOWAS alt gurubu ise, Gine, Liberya ve Sierra Leone’den oluşan Mano Nehri Birliği (MRU)’dir. Eski Belçika sömürgelerinin kurduğu Büyük Göller Ülkeleri Ekonomik Topluluğu (CEPGL), Fransa’nın Ekvator Bölgesinde bulunan sömürgelerinin oluşturduğu, Orta Afrika Gümrük ve Ekonomik Birliği (UDEAC), 15 üyeli bir diğer birlik ise, Doğu ve Güney Afrika Tercihli Ticaret Alanı (PTA)’dır.
Amerika Kıtasındaki bölgesel iş birliği ve bütünleşme olaylarına baktığımızda; 1960 yılında kurulan, ancak başarısız olan NAFTA’nın yerine 1980’de teşekkül ettirilen, Latin Amerika Entegrasyon Topluluğu, Güney Konisi Ortak Pazarı (MERCOSUR) görülebilir.
Asya Kıtasında; 1967 yılında kurulan Güneydoğu Asya Ulusları Topluluğu (ASEAN), 1966 yılında belli başlı projelere kredi sağlamak için Asya Kalkınma Bankası (ADB) kurularak Asya ve Uzak Doğu’daki iş birliği ve kalkınmanın hızlanması hedeflenmiştir.
Savunmaya yönelik olarak da küreselleşme ve bölgeselleşme faaliyetleri oldukça fazladır. Bunların en büyüklerinden Varşova Paktı, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra fiilen sona ermiştir. Yerine buna benzer olmasa da amaçlarından bir parçası savunma olan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) kurulmuştur. Burada patron Rusyadır. Bazı Türk Cumhuriyetleri de Rusya’nın gelişmeci emellerinden fazla etkilenmemek için BDT’ye üye olmak zorunda kalmışlardır. Diğeri ise en büyük güç ve halen Dünyanın en güçlüsü NATO’dur. Son zamanlarda eski Demirperde ülkelerini dahi bünyesine almaya çalışmaktadır. Karşısındaki Varşova Paktının dağılmasından sonra önemini kaybetmiş gibi görünse de yeni bazı aktif roller yüklenme çalışmaları içindedir. Ülkemizin de içinde olduğu bu gurubun çalışmalarını çok yakından takip etmek gerekmektedir. NATO içindeki durumumuz Türk Cumhuriyetleri ile birlikte ele alınmalıdır.
Görüldüğü gibi dünyanın hemen her yerinde küreselleşme ve bölgeselleşme faaliyetlerine değişik zamanlarda ve büyüklüklerde rastlamak mümkündür. Bunların isimlerinin biraz uzunca zikredilmesinden amaç, konunun önemini daha iyi kavramaya yardımcı olmaktır. Ülkesini düşünen bir insan, dünyadaki küreselleşme ve bölgeselleşme hareketlerini dikkatlice takip edip yorumlamalı, bu hareketlerin neresinde ve nasıl bir rol alınması gerektiğine karar vermelidir. Kendi kimliğinden uzaklaşmadan, kültür zenginliğini bozmadan, dünyadaki olaylara seyirci değil, içinde ve çoğu yerde söz sahibi, lider pozisyonunda yer alarak teknolojiyi yakalamak, bilim çağına hakkettiğimiz şekilde girmek, şahsiyetli bir ülke olarak tarihteki şanlı fonksiyonunu ebediyen sürdürmek ana görev olmalıdır. Türkiye’nin içinde bulunduğu küreselleşme ve bölgeselleşme iş birliği hareketleri başka çalışmalarda yer almalıdır.
Ülkemiz için, BM ve buna bağlı olan kuruluşlarla ilişkilerin haricinde, Avrupa Birliği, Karadeniz Ekonomik İş birliği (KEİ), Ekonomik İş birliği Teşkilatı (EKİT-ECO), Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ilişkiler, İslam Ülkeleri ile Ticari, Sosyal ve Kültürel ilişkiler çok büyük önem kazanmaktadır. Türkiye’nin bu hareketler içerisinde aktif rol alması hatta birçoğunda lokomotif ülke olması, menfaatleri gereğidir.
Ekonomik dengeleri bozuk olan ülkeler, bu durumlarını düzeltmeden dünyadaki gelişen piyasa değişikliklerine göre politika yürütürlerse başarılı olamazlar. Bu şekilde gelişmiş bir ülke gösterilemez. Gelir ve giderlerini iyi dengede tutan, para, kredi, ithalat ve ihracat politikalarını ekonomik araçlar içinde akıllı kullanan, demokrasiyi köklü yerleştiren, huzurlu bir çalışma ve sosyal barışı sağlayan, milletinin arzularını isabetli görüp tedbirlerini alan, gelir ve refah dağılımını gerçekleştiren, özünden ve kültüründen vazgeçmeyip, dünyadaki gelişmelerle bu değerlerinin daha da zenginleşmesini başaran ülkelerin kalkınmaları ve dünyadaki yerlerini almaları çok kolaydır. Ülkemizin, makroekonomik dengelerinin kurulamaması durumunda, küreselleşme ve bölgeselleşme faaliyetlerinin içinde ne kadar rol alırsa alsın başarılı olması veya istediğini elde edebilmesi mümkün değildir.
Küreselleşme hareketi tek başına kalkınma işini çözemez. Üretim, finansman, ticaret ve savunma konusundaki küreselleşme ve bölgeselleşme hareketleri içinde birçok ülke görülmesine rağmen, dikkat edilirse ipler bir veya birkaç gelişmiş ülkenin elindedir. Bu durumun gözden uzak tutulmaması gerekir. Gelişmekte olan ülkeler hangi küreselleşme veya bölgesel işbirliği içinde olurlarsa olsunlar, bulunduğu ülke gurubu veya tek başına, ABD, Japonya, Çin, Rusya ve Avrupa Birliği arasında kalacaklarını bilmelidirler. Ülkeyi idare edenler dünyadaki gelişmeleri, değişen dengeleri ve etkili güç odaklarını çok iyi görmek zorundadırlar. Akılcı ve ileri görüşlü olmak gerekir. Geleceğe karar verirken geçmişi de iyi tahlil edip, sağlıklı karar vermemizde bir araç olarak kullanmayı becerebilmek o ülkeyi yönetenlerin yeterliliğine ve ehil olmalarına bağlıdır. (Mustafa KORÇAK, 21.Yüzyıla Doğru Türk Milliyetçiliği)
Dünyamızda geçmişe bakıldığında birden fazla ülkenin bir araya gelerek ‘Birlik’ kurduklarını görmekteyiz. Bunlara örnek olarak verebileceğimiz oluşumları belirtecek olursak;
Sovyetler Birliği: Amaçları modern, proletkult (proleterya kültürü) anlayışıyla yetişmiş, milliyetçiliğe ve köhne geleneksel düzene düşman yeni bir "Sovyet insanı" yaratmaktı. 1922 de Lenin tarafından kurulmuştur. 15 cumhuriyet ve 12 bağımsız ülkenin bir araya gelmesi ve getirilmesi sonucu meydana gelen Sovyetler Birliği 1991 yılında dağılmıştır. Dünya tarihinde çok önemli olaylara ve etkiler sebep olmuştur. Dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetleri nedeniyle Türk Dünyası için en önemli tarihi gelişme olmuştur.
Arap Birliği: Arap ülkeleri arasında ekonomik, kültürel, siyasi ve sosyal ilişkileri düzenlemek amacındadır. 1945 yılında Mısır Kahire de resmen kurulmuştur. Ortak pazar ise 1965 yılında faaliyete geçmiştir. 2006 yılından beri Türkiye’nin daimî gözlemci olduğu Arap Birliğinde 22 üye ülke bulunmaktadır. Kuruluş amaçlarını biraz açacak olursak; Üye ülkeler arasında yakın iş birliğini gerçekleştirmek, politikalarını koordine etmek, egemenlik ve bağımsızlığını korumak, işlerini ve çıkarlarını genel bir şekilde ele almak olarak özetlenebilir. Geçmiş faaliyetleri dikkate alındığında Birlik üyesi ülkelerin çoğunun mali güçlerinin iyi olmasına rağmen amaçlarını gerçekleştirmede başarılı olduğu söylenemez.
Avrupa Birliği: Avrupa devletlerinin ortak deneyimlerinin sonucu oluşan ilke ve idealler olan kalıcı barışın sağlanması, toplumsal refah, dayanışma, özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, pazar ekonomisi ve girişim özgürlüğü bu yeni bütünleşme hareketinin temellerini oluşturmak amacıyla 2023 tarihi itibariyle 27 asil üye ve 9 aday ülkeden oluşan birlik,1951 yılından itibaren değişik isim ve gittikçe artan üye sayısıyla en son 1992 Maastricht Anlaşması ile Avrupa Birliği adını almıştır. Ülkemiz o zamanki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu olan Birliğe girmek için 1959 yılında başvurmuş olmasına rağmen günümüze kadar bir sonuç alamamıştır. 9 aday ülkeden birisidir. Dünyadaki en önemli ve etkili birliktir.
Afrika Birliği: Afrika’da politik, sosyal ve ekonomik bütünleşmenin sağlanması, kalkınmanın hızlandırılması, barış ve istikrarın korunması ve demokrasi ile iyi yönetim ilkelerinin benimsenmesi amacıyla 1963 yılında kurulan Afrika Birliği Örgütü 2002 de Afrika Birliği adını almıştır.32 si bağımsız Afrika ülkesi olmak üzere 55 üye ülkeden oluşmaktadır. Bir üye Bileşmiş Milletlerce daha tanınmadığı için bazı kaynaklarda 54 ülke üye geçmektedir. Üye sayısı fazla olmasına rağmen gereği gibi etkili olduğu söylenmez.
Latin Birliği: Latince konuşan halkların içinde bulunduğu uluslararası bir örgüttür. Amacı, tek atadan gelme bilincini, bu halklar arasında tek kimliğin benimsenmesidir. Bu örgütün merkezi Fransa'nın başkenti Paris'tedir. Kuruluş tarihi 15 Mayıs 1954'tür. Resmî dilleri; Katalanca, İspanyolca, Fransızca, Portekizce, İtalyanca ve Rumence’dir. Birliğin 5 kıtada üyeleri bulunmaktadır. Toplam 35 üye ülke vardır.
Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN): Örgütün Amacı, Ekonomik, sosyal, kültürel, teknik, eğitim ve diğer alanlarda işbirliği, adalet kavramına, hukuk ve Birleşmiş Milletler ilkelerine saygı çerçevesinde bölgesel barış ve istikrarın sağlanması. 10 üye ülke vardır.1967 de Cakarta’da kurulmuştur.
Türk Birliği: 1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bağımsızlıklarına kavuşan Türk Cumhuriyetleri ile ilişkiler başlamıştır.1992 yılında Türkçe Konuşan Devlet Başkanları Zirvesi toplandı. 2009 da Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi yani Türk Keneşi kuruldu. Nihayet 12 Kasım 2021 de Merkezi İstanbul’da Türk Devletler Teşkilatı kuruldu. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkiye üye devletlerdir. Türkmenistan, Macaristan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ise gözlemci statüsündedir. Belirlenen amaçları ise; Taraflar arasında karşılıklı güvenin güçlendirilmesi, Bölge ve bölge dışında barışın korunması, Dış politika konularında ortak tutumlar benimsenmesi, Uluslararası terörizm, ayrılıkçılık, aşırılık ve sınır ötesi suçlarla mücadele için eylemlerin koordine edilmesi, Ortak amaçlarla ilgili her alanda etkili bölgesel ve ikili işbirliğinin geliştirilmesi, Ticaret ve yatırım için uygun koşulların yaratılması, Kapsamlı ve dengeli bir ekonomik büyüme, sosyal ve kültürel gelişimin amaçlanması, Hukukun üstünlüğünün sağlanması, iyi yönetim ve insan haklarının korunması konularının tartışılması, Bilim, teknoloji, eğitim ve kültür alanlarında etkileşimin genişletilmesi, Kitle iletişim araçlarıyla etkileşimin ve daha yoğun bir iletişimin teşvik edilmesi, Hukuki konularda bilgi değişimi ve adli işbirliğinin teşvik edilmesidir.
Türk Devletler Teşkilatının amaçlarının fazla detaya inilerek belirlendiği için asıl amaç kaybolmuştur. Asıl amaç; Tek Millet çok devlet varlığından hareketle, Dünyada bir Türk Birliği oluşturarak, bölgede ekonomik, siyasal ve kültürel alanda yeni bir güç merkezi meydana getirmektir. Yukarıda bahsedilenler bunun alt açılımları olabilir.
Tek Millet, çok devlet esasına göre Türk Birliği Nasıl Kurulmalıdır?
"Tek Millet Çok Devlet" (Single Nation, Multiple States) ilkesi, Türk dünyasındaki farklı Türk devletlerinin etnik ve kültürel bağlarını koruyarak, bağımsız devletler olarak varlıklarını sürdürmelerini savunan bir anlayıştır. Türk Birliği'nin kurulması için bu ilkeye dayalı bir yaklaşım benimsenmelidir. Ancak, unutulmaması gereken önemli bir nokta, Türk devletlerinin bağımsızlıklarının ve egemenliklerinin saygı gösterilmesi gerekliliğidir.
Türk Birliği'nin kurulması sürecinde, aşağıdaki temel adımlar ve ilkeler göz önünde bulundurulmalıdır:
Diplomatik İş birliği: Türk devletleri, karşılıklı saygı, eşitlik ve adalet temelinde diplomatik ilişkiler kurmalıdır. Birlik için temel taş, ülkeler arasındaki ilişkilerin barışçıl ve diyalog temelli olmasıdır. Karşılıklı anlayış, çatışma ve anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü için önemlidir.
Ekonomik İş birliği: Türk devletleri, ekonomik iş birliğini güçlendirmelidir. Ortak projeler, yatırımlar ve ticaret anlaşmaları aracılığıyla ekonomik bağları güçlendirmek, bölgesel kalkınmaya katkıda bulunmak ve refah düzeyini artırmak için önemlidir.
Kültürel Değişim: Türk dünyasındaki farklı ülkelerin kültürel mirasları, dilleri ve gelenekleri birbirini anlamak, paylaşmak ve korumak için teşvik edilmelidir. Kültürel etkileşim ve değişim, kardeşlik bağlarını güçlendirecektir.
Eğitim ve Akademik İş birliği: Üniversiteler arası iş birliği ve akademik değişim programları, bilgi ve deneyim paylaşımını teşvik ederek, Türk dünyasının entelektüel potansiyelini birleştirecektir.
Güvenlik ve Savunma İş birliği: Türk devletleri, bölgesel güvenlik ve terörle mücadele konusunda iş birliği yapmalıdır. Ortak tehditlere karşı dayanışma, bölgedeki istikrar ve güvenliğin sağlanmasına yardımcı olacaktır.
Siyasi Diyalog: Türk devletleri, siyasi diyalog ve istişare mekanizmalarını geliştirmelidir. Ortak çıkarlar ve bölgesel meseleler üzerinde görüş alışverişi, güven artırıcı tedbirlerin alınmasına yardımcı olacaktır.
Vatandaşlık ve Göç Politikaları: Türk dünyasındaki ülkeler, ortak Türk vatandaşlığı veya göç politikaları gibi uygulamaları değerlendirebilirler. Ancak, bu tür politikalar, tüm ülkelerin egemenlik haklarına saygı göstererek ve her ülkenin iç işlerine müdahale etmeden ele alınmalıdır.
Unutulmaması gereken önemli bir nokta, Türk Birliği'nin mevcut egemen devletlerin rızası ve iş birliği ile gerçekleşebileceğidir. Her ülkenin kendine özgü iç politikaları, tarihî bağlantıları ve uluslararası ilişkileri dikkate alınmalıdır. Bu nedenle, Türk Birliği süreci, istişare, uzlaşma ve karşılıklı anlayışa dayalı bir yaklaşımla ilerlemelidir
Bu çalışma beş bölüm halinde yapılmıştır. Birinci Bölümde, devamlı karşılaştığımız bazı önemli tanımlara yer verilmiştir. İkinci Bölümde, Türklerin tarih boyunca kurdukları devletler belirtilmiştir. Üçüncü Bölümde, günümüzde Dünyada yaşayan Türkler hakkında bilgiler verilmiştir. Dördüncü Bölümde ise belirli devletler hakkında özet bilgiler (Ülke Profilleri) sunulmuştur. Burada Macaristan Türk Devletler Teşkilatı içinde olası sebebiyle ülke profili yer almıştır. Moğolistan ve Tacikistan’ın tartışmalı olmasına rağmen burada yer alması daha uygun bulunmuştur. Beşinci Bölümde , Türk Devletleri arasındaki dış ticaret bilgileri verilmiştir. Altıncı Bölümde, Türk Devletler Teşkilatı hakkında açıklama yapılmıştır. Yedinci Bölümde ise, Dünyada etkili bir Türk Birliği için neler yapılması gerektiği ortaya konmuştur. Bu şekilde Dünya Türk Birliği’ne gönül verenlerin paralel fikri yapıya sahip olmaları amaçlanmıştır. Bazı çevreler, Turancılığı bir bayrak altında tek devlet olarak düşünmüşlerdir. Burada esas alınan, bir millet fakat çok devlet ile Dünyada yeni bir gücün ortaya çıkarılmasıdır. Bunun nasıl gerçekleşeceğinin ana hatları, çalışmayı inceledikten sonra ortaya çıkmaktadır.
Türk Birliği’nin kurulmasına diğer bir deyişle Turancılığı, çok çevreler bir zamanlar hayal ötesi bir anlayış olarak değerlendiriyordu. 26 Aralık 1991 de Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya çıkan ve bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetlerinin varlığından sonra, çok devlet tek millet olarak Türk Birliği fikrinin olabileceği Ülkemizde değil bütün Dünyada kabul görmeye başlamıştır.
Kendisini; Solcu, Sağcı, Devrimci, Ülkücü, Milliyetçi, Atatürkçü, Sosyal Demokrat, Sosyalist, Komünist, Liberal, Kapitalist, Ilımlı İslamcı, Muhafazakar, Dindar, Ateist, Deist, Feminist v.b. niteleyen ve kabul eden ancak bunun yanında ırk ve/veya kültür bakımından Türk olarak gören herkesin, tek Millet çok devlet anlayışında vücut bulacak Türk Birliği’ne ilgi duyacağı ve kayıtsız kalamayacağı düşünülmelidir. Bu çalışma, hangi partiden olursa olsun Türkiye’mizin geleceğini düşünen herkesin faydalanacağı bir kaynak olarak hazırlanmıştır. Türk Dünyası ve Türk Birliği konusunda yeterli bir dünya görüşüne sahip olmayan kendisini Türk hisseden her insanımızın faydalanacağı bir çalışma olarak da dikkate alınmalıdır.
Dünyamızda; Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya, Çin ve Avrupa Birliği (AB) gibi güçlerin yanında, tarih boyunca var olmuş, sayısız bağımsız devletler kurmuş Türklerin bugün ayrı ayrı devletler halinde varlıklarını sürdürmeye gayret ettikleri bir dönemden güç birliği yaparak emperyalizme karşı mücadele eden diğer ülkelerin de destekçiliğini yaparak yeni bir Güç Birliği kurarak, Dünyadaki güç dengelerini değiştirecek yeni bir merkez oluşturması gün geçtikçe daha önemli hale gelmektedir.



Yorumlar