top of page

GÖÇMENLERİN TÜRKİYE‘YE EKONOMİK YÜKÜ

  • 2 Eki 2021
  • 23 dakikada okunur

Bireyler daha iyi yaşam koşulları, siyasal ve sosyal baskılar ve doğa olayları gibi nedenlerden dolayı göç edebilmektedirler. Bu bağlamda ülke içi ya da ülkeler arası göç olgusu tarih boyunca rastlanılan bir durum olmuştur. Dolayısıyla göç, birçok ülkede siyasal, ekonomik ve sosyal yaşamın bir özelliği haline gelmiştir. Bu nedenle göçlere yol açan faktörler, aynı zamanda göçlerden etkilenen faktörler olma özelliğine de sahiptir. Diğer bir ifade ile göçlere neden olan siyasal, ekonomik ve sosyal faktörler, göç alan toplumlarda çeşitli siyasal, ekonomik ve sosyal etkilere yol açmıştır. Bu anlamda göçlerin ekonomik etkileri değerlendirildiğinde devlet bütçesine, ekonomik büyümeye ve iş gücü piyasasına doğrudan veya dolaylı bazı etkileri söz konusu olmaktadır. 2010 yılında başlayan ve kısa süre içerisinde tüm bölgeyi etkisi altına alan aynı zamanda temelinde siyasal, ekonomik ve sosyal faktörlerin yer aldığı Arap Baharı’nın bir sonucu olarak özellikle Suriye ve Irak’tan Türkiye’ye yaşanan göçler ve bu göçlere ilişkin ekonomik etkiler detaylı bir şekilde incelenmelidir. Bu bağlamda devlet bütçesi, ekonomik büyüme, iş gücü piyasası ve dış ticaret rakamları dikkate alınarak Türkiye’nin almış olduğu göçlerin olumlu ya da olumsuz yönleri değerlendirilmelidir.


Göçün Etkileri

İnsanlar, göç hareketi ile bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya taşındıklarında, kişisel ve sosyal yaşamlarında değişiklik yapmaya çalışarak siyasal, sosyal, toplumsal, kültürel, demografik, ekonomik vb. gibi birtakım etkiler oluşturabilmektedirler. İnsanların bir coğrafyadan diğer bir coğrafyaya doğru yapmış

oldukları bu yer değişimi, ilk başlarda tek yönlü bir insan hareketi olarak görülse de,

hem göç alan hem de göç veren ülkelerde yaratmış oldukları etki nedeniyle bu hareketin çok yönlü (Yılmaz, 2014: 1692) ve çeşitli fayda-maliyetler oluşturduğunu belirtmek mümkündür. Bu fayda ve maliyetler, göç alan ve göç veren ülkeler açısından farklılık göstermekle birlikte çeşitli avantaj ve dezavantajlar söz konusu olabilir.

3.1. Göçün Olumlu Etkileri

Göç olgusu, taşımış olduğu tüm olumsuzluklara karşın hem göç alan hem de

göç veren ülkeler için birtakım avantajlar taşımaktadır (Bayraklı, 2007: 41). Bu

bağlamda göçün avantajları diğer bir ifade ile göçün olumlu etkileri, göç alan ve göç

veren ülkelerde aşağıda ifade edildiği şekilde gerçekleşebilmektedir. Gerek bireysel ve gerekse de kitlesel olarak gerçekleşen göç hareketleri, işgücü arzı üzerinde önemli bir etki yaratmaktadır (Guatam, 2005). Göç veren ülkelerin, ilk başta bir beşeri sermaye kaybı yaşadığı düşünülse de bunun uzun vadede göç veren ülke için bir kayıp olmadığı söylenebilir. şöyle ki; göç edenler yurt dışından elde ettikleri gelirlerini, ülkelerine transfer etmeleri sonucu farklı birçok olumlu etki ortaya çıkmaktadır. Bu olumlu etki, döviz transferlerinin, göç veren ülkelerde yatırımlara dönüştürüldüğü takdirde milli geliri arttırabilmekte ve ekonomik büyümeye katkı sağlayabilmektedir. Ayrıca döviz transferleri ile artan yatırımlar, geniş istihdam olanakları sağlayarak yoksulluğu da azaltabilmektedir. Dolayısıyla göçmenler tarafından ülkelerine yapılan transferler, ekonomik büyüme ve kalkınmanın önemli bir destekleyicisi niteliğindedir. Bu bağlamda göçmenlerin

2015 yılında dünya çapında 601 milyar doları aşan döviz transferleri (ÖzyakıĢır, 2017: 1178-1179) bu iddiayı desteklediği söylenebilir.

Ayrıca ekonomik büyüme ve kalkınma için önemli bir niteliğe sahip olan döviz transferleri, göç veren ülkenin dış ödemeler bilançosundaki dengesizlikleri gidermede de aktif bir rol üstlenmektedir. Çünkü artan döviz transferleri ülke döviz rezervlerini arttırmakta ve bu dış ticaretin finansmanında kullanılabilmektedir. Ayrıca bireyler, daha iyi yaşam standartlarına kavuşmak için göç ettiklerinden, göçe

ilişkin tercihleri daha çok gelişmiş ve refah seviyesi yüksek ülkelere doğru olmaktadır. Dolayısıyla gelişmiş ülkelerde bilgi, beceri ve iş ahlakı ile donatılan

göçmenler, kendi ülkelerinde döndüklerinde bilgi birikimlerini, becerilerini, kısacası

yüksek donanımlarını kullanmak suretiyle sosyo-ekonomik anlamda daha faydalı

birer birey olabilmektedirler. Bu durum ise göç veren ülkenin, beşeri sermayenin

yetiştirilmesi için gerekli maliyete katlanmadan, yetişmiş beşeri sermayenin ülkede

üretime olumlu katkı sağlamasına olanak vermektedir. Yaşanan göç hareketleri, sadece göç veren ülkeler için avantajlar oluşturmamakta aynı zamanda göç alan ülkeler için de birtakım olumlu ekonomik etkiler yaratmaktadır. Nitekim göç veren ülkelerde istihdam olanakları düşük düzeyde seyrettiğinden, dışarıya verilen göç nedeniyle işsizlik kısmen de olsa azaltılabilmekte ve buna paralel olarak göç alan ülkelerde ise işgücü açığı kapatılabilmektedir. Dolayısıyla bu işgücü açıklarının, yetiştirilmesi için herhangi bir maliyete katlanmadan ve ucuz işgücü ile karşılanması, ekonomik olarak göç alan gelişmiş ülkelere büyük bir avantaj sağlamaktadır (Yılmaz, 2014: 1694). İşgücü arzı yetersiz olan ülke için bir avantaj olan göç, iş gücü açığını gidermek ve çalışabilir nüfusu arttırmak suretiyle üretim ve dolayısıyla ülke ekonomisine katkı sağlamaktadır (Bayraklı, 2007: 42). Ayrıca yaşanılan göç hareketleri nedeniyle ucuz işgücü ile üretim faaliyetlerinde bulunulması, göç alan ülkelere daha düşük maliyet ile üretim yapma olanağını sunmaktadır. Göç alan ülkeler ucuz işgücü sayesinde diğer ülkelerle rekabet edebilme şansını arttırabilmektedir.

Sosyal anlamda göçün olumlu etkilerine bakıldığında, bunun daha çok göç veren ülkelerde ön plana çıktığı belirtilebilir. Göç veren ülkelerde sosyal yaşam

standartları daha düşük olduğundan; eğitim, sağlık, kültür vb. gibi sosyal haklardan

yeterli düzeyde faydalanamayan göçmenler, göç ettikleri ülkelerde eğitim, sağlık, kültür vb. gibi hizmetlerden daha fazla yararlanabilmektedirler. Yaşanan bu durum, göç veren ülkede yerleşik halk için örnek teşkil eden göçmenlerin, ülkelerinden daha önce talep edemedikleri mal ve hizmetleri talep etmeleri ile sonuçlanabilmektedir. Yaşanan bu gelişim, taleplerin karşılanması ve sosyal olanakların daha iyi sunulması için siyasi iktidar üzerinde bir baskı unsuru oluşturabilmektedir. Bir önceki nesilden bir sonraki nesle aktarılan bu miras, toplumsal gelişimin önündeki engellerin kaldırılmasında da önemli bir rol almaktadır. Ayrıca göç veren ve göç alan toplumlardaki bireylerin evlilik bağı ile aile kurmaları, çok kültürlü bir ortam yarattığı gibi farklı etnik kökenden veya mezhepten olan insanların birbirine daha saygılı olmalarının teminatını oluşturmaktadır. Kısacası göç ile bireyler farklı kültür, farklı dil, bilgi, beceri ve daha iyi eğitim ile donatılabilmekte ve farklı ulusların birbirlerine olan önyargısı kırılabilmektedir. Göç olayı, çeşitli demografik özelliklere sahip olup işgücü bağımlılığını (Gautam, 2005), nüfus miktarını, nüfusun yaş ve cinsiyete göre bileşimini değiştirmektedir (Bayraklı, 2007: 42). Bu sebeple göç, sadece nüfus artış ve azalışına yol açmamakta, aynı zamanda nüfusun genel karakteri üzerinde de etkili olmaktadır (Göker, 2015: 43). Gelişmiş ülkelerde doğurganlık oranı az, ancak gelişmekte olan ülkelerde ise doğurganlık oranı yüksek olduğundan, gerek ülke içinde ve gerekse de ülkeler arasında aktif ve pasif işgücü dengesizliği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla göç ile aktif ancak istihdam olanaklarının düüklüğü nedeniyle işsiz nüfusun yoğun olduğu gelişmemiş ülkelerden, istihdam olanaklarının yüksek fakat pasif işgücünün yoğun olduğu gelişmiş ülkelere doğru bir göç hareketi yaşanmaktadır. Böylece göç veren ülke için sosyal ve ekonomik bir sorun olan işsizlik sorunu kısmen çözüme kavuşturulabilmektedir. Bununla birlikte göç hareketleri ile göç veren ülkede nüfusun azalmasına paralel olarak kişi başı gelir artış göstermekte ve göç alan ülkeden yapılan döviz transferleri, göç veren ülkenin milli gelirine katkı sağlayabilmektedir. Göç alan ülkede ise aktif ve pasif işgücü dengesizliği göç hareketleri ile giderilmekte, çalışabilir nüfus artışı nedeniyle yüksek ücret politikaları engellenebilmekte ve sosyal güvenlik açıklarının önüne geçme fırsatını doğurmaktadır.

3.2. Göçün Olumsuz Etkileri 

Göç, çeşitli faydalarının yanı sıra ekonomik, sosyal, demografik vb. gibi birtakım negatif etkilere de sahiptir. Bu bağlamda göçün olumsuz ekonomik etkilerine bakıldığında, girişimci, nitelikli ve yüksek eğitimli çalışan göçmenlerin ülkeden ayrılmalarına bağlı olarak göç veren ülkede üretim verimliliği azalmakta, üretim kapasitesi düşmekte ve ekonomik büyüme yavaşlamaktadır. Göçmen dövizlerinin transfer edilmesi ile birlikte göç veren ülkede milli gelir artışı sağlansa da, bunun yatırımlarda kullanılmaması durumunda tüketim talebi artmaktadır (Chimhowu vd., 2005: 95). Üretim kapasitesi ve üretim verimliliğindeki düşüşe rağmen artan tüketim talebi, fiyatlar genel seviyesini arttırmakta ve enflasyon hızında artışa neden olmaktadır. Nitekim yapılan istatistiksel çalışmalarda elde edilen bulgular, ülkemizde işçi döviz gelirlerinin, yatırımlara yönlendirilerek ekonomik büyümeye katkı sağlamaktan uzak olduğu, daha çok dış ticaretin finansmanında kullanıldığı ve dolayısıyla kalkınma planları ile makroekonomik hedeflere hizmet

etmekten ziyade ithal mal ve hizmet eksenli tüketimi desteklediği belirtilebilir

(Gençler ve Çiftçi, 2012: 323).

Göçmenlerin, kendi ülkelerine yapmış oldukları döviz transferleri, yerleşik halkın sağlık ve eğitim hizmetlerine ilişkin erişimin geliştirilmesi, daha iyi beslenme hizmetlerine kavuşturulması, tasarrufların arttırılması, likidite krizinin önüne geçilmesi, fiziki altyapının oluşturulması gibi birtakım avantajlar sunmaktadır (Chimhowu vd., 2005: 95). Ancak göç veren ülkede, göçmen transferleri sonucu yaşanan döviz miktarındaki artış, ülke para biriminin değerlenmesine neden olabilmekte ve bu durum, ihracatı pahalılaştırdığı ölçüde ithalatı da

ucuzlaştırmaktadır. Bu nedenle daha cazip hale gelmesi nedeniyle ithalatta yaşanan

artışın ve ihracatta yaşanan azalışın, dış ticaret açıkları üzerinde olumsuz bir etki yarattığı savunulabilir. Göç alan ülkelerde göçün olumsuz etkilerine bakıldığında ise nüfus artışı nedeniyle konut, yol, okul, hastane vb. gibi sosyal sabit sermaye yatırımları birer zorunluluk olmakta (Bayraklı, 2007: 43) ve bu durum devletler için ek maliyetler oluşturmaktadır. Bununla birlikte göç eden bireylerin eğitimli ve nitelikli bireyler olmaması durumunda göç alan ülkenin, artan beşeri sermayenin yetiştirilmesi için kısa vadede çeşitli maliyetlere katlanması kaçınılmaz olmaktadır. Oluşan ek maliyetler kamu harcaması gerektirdiğinden, yapılan harcamalar devlet bütçesi üzerinde bir yük oluşturmakta ve dolayısıyla bütçe açıklarına yol açmaktadır. Dolayısıyla bütçe açığının finansmanı genellikle daha fazla borçlanmayı zorunlu hale getirmektedir.

Göç alan ülkelerde göçün oluşturduğu bir diğer önemli ekonomik etki ise

emek piyasasında ortaya çıkmaktadır. Yaşanan göç hareketleri sonucunda göç alan ülkede nüfus artışı ve dolayısıyla işgücü fazlalığı oluşmaktadır. Ayrıca göç kontrol edilmediği takdirde göç alan ülkede vasıfsız göçmen sayısı artacaktır. Bu durum, daha düşük ücretle çalışma olanağı doğurduğu (Muus, 2003: 5) için işletmeler ucuz işgücü ve aynı zamanda kayıt dışı işgücü istihdamı ile sonuçlanabilmektedir. Buna bağlı olarak vergi ve sosyal güvenlik gelirlerinde düşüş, firma maliyetlerinde oluşan değişkenlik sonucunda tam rekabette bozulmalar, yerel halk için iş ve gelir kaybı ile işsizlik sorunun meydana gelmesi kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır (Altunç vd., 2017: 201).

Kültürel yaşamın zenginliğine ve gelişimine önemli oranda katkı sağlayan göç, sosyal nitelikte birtakım olumsuz etkilere de yol açabilmektedir. Göç alan ülkelerde altyapının yetersiz olması durumunda, başta eğitim ve sağlık hizmetleri olmak üzere sosyal nitelikli birtakım hizmetlerin sunumunu aksatabilmekte, yerleşik halkın bu mal ve hizmetlerden yeterli düzeyde yararlanamaması sorunu ortaya çıkabilmektedir. Nitekim kamu maliyesinde, özellikle yarı kamusal mal ve

hizmetlerden faydalanan birey sayısının artmasına paralel olarak, bu mal ve hizmetlerin sunumunda tıkanıklığın oluştuğuna ilişkin yargı burada daha net bir

şekilde görülmektedir. Bu durum özellikle göç alan toplumlarda sosyolojik ve psikolojik bir endişenin oluşumuna neden olmakta ve toplumsal tepkilere yol açmaktadır. Meydana gelen bu toplumsal tepki, siyasi iktidar üzerinde bir baskı oluşturabilmektedir.

Göçmen hareketleri sonucu göçmenler ile göç alan ülkelerdeki yerleşikler arasında kültürel etkileşimler ve kültürleri temsil eden sosyal gruplar ortaya çıksa da,

göç ile birlikte çoğu zaman içine kapanmış ve mekânsal olarak dışlanmış toplumsal

gruplar da ortaya çıkmaktadır. Yaşanan bu durum, çok kültürlü bir toplumda uzlaşmadan ziyade ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılık tabanlı birçok sorunun ortaya çıkmasına neden olmaktadır (Göker, 2015: 45). Dolayısıyla etnik köken, dini inançlar, mezhepsel farklılıklar, dil ve kültürel kimlik faktörü, toplumsal uyumsuzluk ve çatışmalar için birer örnek olarak gösterilebilir. Bu sorunlar, özellikle devletlerin etkin bir göç politikasına sahip olmaması nedeniyle yerleşik halkın daha milliyetçi ve dışlayıcı bir politik düşünceye evrilmesine, kısacası yabancı düşmanlığına ve dolayısıyla göçmenlerin yerel topluma entegre olamamasına kadar varabilmektedir. Tüm göç hareketlerinde olmamakla birlikte, özellikle gelişmekte olan ülkelere doğru yaşanan zorunlu göçlerde ortaya çıkan bir diğer sosyal sorun ise çok eşliliğin ortaya çıkmasıdır. Çok eşliliğin ortaya çıkmasına bağlı olarak evliliklerin yıkılması, çocuk ve kadın istismarlarının yaşanması ve farklı toplumsal etkiler olarak söz konusu olabilmektedir. Nitekim yaşanan bölgesel gelişmeler nedeniyle Türkiye‟ye göç eden Suriyelilerle evlenme konusu maddi çıkar sağlama aracına dönüştürülmüş ve bu Türkiye‟de kadınlar üzerinde kocalarını kaybetme baskısı oluşturmuştur. Buna bağlı olarak boşanmalar artmış, çocuk yaştaki Suriyeli kızların Türkiye‟den erkeklerle evlendirilmesi, çocuk istismarlarına yol açmıştır (Orhan ve Gündoğar, 2015: 16). Yaşanan bu gelişmeler, çeşitli kesimlerce toplumsal bir tepkiye neden olmuş ve Türk kültürünün yozlaşacağı düşüncesini ortaya koymuştur (Altunç vd., 2017: 202). Türkiye özelinde değerlendirilen bu sosyal sorun, gelişmiş batı ülkelerinde daha etkin görülmese de bunun ihtimal dâhilinde olduğunu belirtmek mümkündür. Temelinde insan ihtiyaçlarının olduğu ve daha iyi yaşam arzusu dâhilinde yapılan göç, sermayenin dinamik ve işgücü için daha cezbedici istihdam olanaklarının olduğu yöne doğru gerçekleşmektedir. Yaşanan bu hareketlilik, nüfusun genel karakterini değiştirmekle birlikte işgücü piyasasındaki denge ve sosyal güvenlik sistemine ilişkin değişimlerin irdelenmesini de zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda yaşanan bireysel veya kitlesel insan hareketleri ile göç veren ülkede aktif işgücü piyasasında bir azalma meydana gelmekte ve toplam nüfus içerisinde pasif işgücü payı artabilmektedir. Bunun sonucunda aktif-pasif işgücü arasındaki dengesizlik, göç veren ülkede sosyal güvenlik açıklarına neden olabilmektedir. Bununla birlikte etkin göç politikalarının olmaması nedeniyle pasif işgücü göçü alan ülkenin, üretim verimliliğine ve miktarına katkısı olmayan göç hareketleri için çeşitli maliyetlere katlanması kaçınılmaz olmaktadır. Bu nedenle aktif ve dinamik bir nüfusa sahip olmak için göç alan ülkenin, etkin ve uygun göç politikaları oluşturması gerekmektedir.

4. Arap Baharı ve Bölgesel Gelişmeler Sonucu Türkiye’ye Doğru Yaşanan Göç Hareketleri 

Arap Baharı, bazı Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde baskıcı ve otoriter yönetimlere karşı son dönemde meydana gelen farklı ölçeklerdeki halk hareketlerini ifade eden ve bu süreci bir demokratikleşme dalgası olarak olumlu manada tanımlamak amacıyla kullanılan bir kavramdır (Doğan ve Durgun, 2012: 62). Yukarıda anılan ülkelerin içinde bulunduğu siyasi yozlaşma, işsizlik, enflasyon, gıda

yetersizliği, ifade özgürlüğünden yoksunluk, usulsüzlükler ve kötü yaşam koşulları

gibi pek çok sorun Arap Baharını tetikleyen en önemli nedenlerdir. Arap Baharı Aralık 2010 yılında Tunus‟ta başlamış ve ardından Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn, Cezayir, iran, Irak ve Suriye gibi birçok ülkeyi derinden etkilemiştir (Buzkıran ve Kutbay).

Bazı Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde meydana gelen ve “Arap Baharı” adı verilen isyan ve devrimler dizisi, küreselleşme sayesinde giderek daha fazla entegre olan dünyada belli bir ekonomik gelişmişlik seviyesine ulaşan halkların ve özellikle şehirlerde yaşayan, eğitimli genç nüfusun arzu ve beklentilerini karşılama konusunda ayak sürüyen otoriter rejimlerin karşılaştığı bir durum olarak da adlandırılmaktadır (Ardıç, 2011: 100).

Arap Baharı‟nın yaşandığı ülkelerde otoriter yönetimlerin etkin olmasının ve demokratikleşmenin olmamasının nedeni olarak bu ülkelerdeki baskı mekanizmalarının çok güçlü olması gösterilmektedir. Bu gücü sağlayan da askeri güçlerle liderler arasındaki ilişki yapısında yatmaktadır. Ortadoğu‟da demokratikleşme şansı düşüktür, çünkü burada hüküm süren otoriter liderlerin arkasında askeri güçler vardır ve bu şartlar altında bu liderleri devirmek çok güçtür. Bir başka deyişle, demokrasinin bu ülkelerde gerçekleşmemesinde talebe değil arza odaklanılmalıdır (Demiralp, 2016: 3).

Arap Baharı‟nın tarihsel dinamiklerinin şu şekilde gerçekleştiği ileri sürülmektedir (Rosiny, 2012: 2): İlk olarak, siyasi tercihlere bağlı olarak ya İran'da 1978-79 İslam Devrimi veya Lübnan'da Mart 2005'te Sedir Devrimi Arap Baharı'nın muhalefet seferberliğinin rol modeli olarak gösterilmektedir. Bu durum Suriye askerlerinin Lübnan‟dan geri çekilmesine yol açtı. İkincisi, İran‟da 2009 yılında bir

çevreci hareket olarak başlayan Yeşil Devrim‟dir. Arap Baharı‟na yol açan gelişmelerden bir diğeri ekonomi-siyaset ilişkisidir. Bugün Ortadoğu‟da iki tür ekonomik model söz konusudur. Birisi, devletlerin gelirini büyük ölçüde petrol ihracatından sağladığı rantçı modeldir. Bu model ülke gelirlerinin çoğunun değerli doğal zenginliklerden edinildiği, üretimin ve dolaysıyla halkın katkısının ülke gelirinde rolünün az olduğu ekonomik yapıdır. Bu yapıya sahip ülkelerde bulunan enerji kaynakları, bu kaynakların kullanımına, satışına ve gelirlerinin dağıtımına ilişkin kararlar liderlerde toplanmaktadır. Bu liderler buradan elde ettikleri güçle sahip oldukları pozisyonlarını koruyabilmektedirler. Diğeri ise enerji kaynaklarından gelir edemeyen ve devlet eliyle üretim yaparak ekonomik kalkınmasını gerçekleştirmeye çalışan modeldir. Ancak bu model 1980‟lerden sonra

ivme kazanan küreselleşme süreci ile birlikte artan neo-liberalleşme hareketleri sonucu uygulama alanını zamanla kaybetmiştir (Ross, 2001: 332-336).

5. Göçlerin Türkiye Ekonomisine Etkileri

2010 yılında Arap Baharı‟nın başlaması ile birlikte özellikle bu ülkelerden bazılarında iç çatışmaların artması sonucu Türkiye‟ye doğru yoğun bir göç hareketi

başlamıştır. Özellikle ABD‟nin 2003 yılında Irak‟a müdahalesi (işgali) ve Suriye‟de 2011 yılından itibaren başlayan iç savaş Türkiye‟ye yaşanan göç hareketine ivme kazandırmıştır. Yaşanan bu göç hareketleri özellikle 2014 yılında artış göstermiş ve bu artış trendi iç savaşın devam etmesi nedeniyle izleyen yıllardan günümüze kadar artarak devam etmiştir. Türkiye coğrafi konumundan dolayı mülteci konumundaki birçok kişinin geçiş güzergâhı olmasının yanı sıra önemli miktarda mülteciyi barındırmaktadır.


 

 

 

 

 

 

 

 

 


Türkiye-Suriye göç sisteminin temel özelliklerini ortaya koymak faydalı olur.

  • Bu göç sisteminin birinci özelliği, iç savaş yüzünden Suriyelilerin ülkelerini terk etmek zorunda kalıp Türkiye’ye yerleşmeleri sonucunda zorunlu bir şekilde ortaya çıkmasıdır. Dolayısıyla, Türkiye-Suriye göç sistemi zorunlu göç sistemi kapsamında ele alınmalıdır. Bu zorunlu göç sisteminde, Suriyeliler zorunlu göçmenler, Türkiye zorunlu ev sahibi ülke ve Suriye zorunlu menşei ülke konumundadır.

  • İkinci özellik, zorunlu göçün kaçınılmaz bir sonucu olarak, çok sayıda Suriyelinin kitlesel biçimde Türkiye’ye yönelmesidir. Nitekim 2017 yılı itibarıyla yaklaşık 3,5 milyon Suriyeli Türkiye’de yaşıyor.

  • Türkiye-Suriye göç sisteminin üçüncü özelliği, Suriyelilerin Türkiye’de bulunmasına geçici bir süreç olarak bakılmasıdır. Bu geçici temelli yaklaşım kamu politikalarına da yansımıştır. Suriyelilerin büyük çoğunluğunun ülkeye giriş ve çıkışları, ülkede kalışları ile hak ve yükümlülükleri Geçici Koruma Yönetmeliği’ne göre tanımlanan Geçici Koruma Rejimi’ne göre düzenleniyor.

Bu göç sisteminin son özelliği, genel olarak düşük vasıflı işgücü akışını içermesidir. Suriyelilerin düşük vasıflı işgücü olarak nitelendirilmesinin altında yatan iki neden var. İlki, eğitimlerinin az olması, mesleki becerilerinin yetersiz olması ve Türkçe dilini bilmemeleridir. İkinci neden, yüksek vasıflı Suriyelilerin de düşük vasıf gerektiren işlerde çalışmak zorunda kalmalarıdır. Bu ikinci durum, özellikle Türkiye-Suriye göç sisteminin ilk üç özelliğinden kaynaklanıyor. Göçün zorunlu olması, çok sayıda göçmen içermesi, geçici bir olay gibi görülmesi, gerekli yasal düzenlemelerin geç yapılması ile bu düzenlemelerin tam uygulanmaması Suriyelilerin iş ararken pazarlık gücünü azaltırken işverenlerin sömürme kapasitelerini artırıyor. Bunun sonucunda, yüksek vasıflı olmalarına rağmen düşük vasıf gerektiren işlerde çalışan pek çok Suriyeli bulunuyor.

Bu çerçevede, Türkiye-Suriye göç sistemindeki Suriyelilerin Türkiye’ye gelmesi düşük vasıflı veya düşük gelirli göçmen akışı olarak tanımlanabilir. Bu tanımlamada, başta işgücü piyasasındaki konumlarını belirleyen vasıf düzeyleri olmak üzere sosyoekonomik durumlarını betimlemek maksadıyla, birbiri yerine geçen şekilde düşük vasıflı veya düşük gelirli göçmen akışı terimleri kullanılıyor. Burada kişinin vasıf düzeyi ile gelirleri arasında pozitif bir ilişki olduğu varsayılıyor.

Suriyeliler ile yerliler arasındaki iktisadi etkileşimler

Suriyeliler ile farklı vasıf gruplarındaki yerliler dört farklı iktisadi alanda etkileşime girerek, bu göçmen akışının ekonomik etkileri ile bu etkilere ait algıları ve tutumları önemli ölçüde belirler.

  • Birinci iktisadi alan işgücü piyasalarıdır. Üretim sürecinde rakip işgücü girdisi olduklarından, Suriyeliler düşük vasıflı yerlilerin istihdam olanaklarını, ücretlerini ve diğer çalışma koşullarını olumsuz yönde değiştirebilir. Öte yandan, üretimdeki tamamlayıcılık ilişkisinden ötürü, bu durumun tersi yüksek vasıflı yerliler için geçerli olabilir.

  • Mal ve hizmet piyasaları, Suriyeliler ile yerlilerin yollarının kesiştiği ikinci iktisadi alandır. Mal ve hizmet piyasalarının, genel olarak, düşük vasıflılar (düşük gelirliler) ve yüksek vasıflı (yüksek gelirliler) için ikili yapıda olduğu söylenebilir. Bu ikili yapıda, tüketici olarak rekabet etmelerinden dolayı, Suriyelilerin düşük vasıflılar için olan mal ve hizmet piyasalarında talebi artırmaları, fiyat düzeylerini yukarı çekmeleri ve dolayısıyla düşük vasıflı yerlilerin reel gelirlerini azaltmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu durum, örneğin, en çarpıcı şekilde konut piyasası için geçerlidir. Böyle bir negatif etki, yüksek vasıflıların mal ve hizmet piyasalarında daha küçük ölçekte ortaya çıkabilir. Bu duruma karşın, Suriyeliler ev içi hizmet, bahçe bakımı gibi yüksek vasıflıların satın aldığı hizmetlerin sunumunda çalışarak, işgücü maliyetlerinin düşmesine ve yüksek olasılıkla fiyatların azalmasına yol açabilir. Bu da, yüksek vasıflıların reel gelirlerinin artmasına neden olabilir.

  • Üçüncü iktisadi alan eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinin sunumunda ortaya çıkıyor. Örneğin, kamu sektörü tarafında sunulan hizmetlere erişimde, düşük vasıflı yerlilerin daha yüksek olasılıkla Suriyeliler ile rekabet etmeleri muhtemeldir. Bunun bir nedeni, yüksek vasıflıların özel sektördeki hizmet sunucularına yönelerek kendilerini bu rekabetten koruma imkanlarının olmasıdır. Ancak bu durumda yüksek vasıflılar, kamu sektörü ile özel sektör arasındaki farkı kendi ceplerinden öderler. Bu çoklu etkilerden dolayı önceki iktisadi alanlardan farklı olarak, yerlilerin vasıf düzeylerine göre Suriyelilerin kamu hizmet piyasalarına etkilerinin ne yönde ve ne ölçüde değiştirdiğini önceden kestirmek zordur.

  • Son olarak Suriyeli sığınmacı göçün etkileri kamu maliyesi alanında ortaya çıkıyor. Yukarıda açıklandığı gibi, zorunlu göç olması, göçmen sayısının fazla olması, göçün geçici görülmesi ve düşük vasıflı göçmen akışını içermesi olarak saptanan Türkiye-Suriye göç sisteminin temel özelliklerinden ötürü kamu maliyesinin dengeleri olumsuz etkileniyor. Çünkü eğitim, sağlık, barınma, sosyal yardım ve diğer alanlarda Suriyeliler için yapılan harcamaların, onların tüketim ve çalışma gibi ekonomik faaliyetlerinden elde edilen vergi gelirleriyle karşılanması mümkün gözükmüyor. Kamu maliyesindeki bu finansman açığı iki şekilde kapanabilir: Kamu harcamalarının azaltılması ve vergi gelirlerinin artırılması. Bu iki kamu maliyesi politikası farklı şekilde düşük vasıflı yerlileri ve yüksek vasıflı yerlileri etkileyebilir. Örneğin, kamu harcamaları çoğunlukla düşük vasıflıların yaşam koşullarıyla alakalı olmasından dolayı, kamu harcamalarının azalması düşük vasıflıların refahına daha olumsuz tesir edebilir. Öte yandan, vergi gelirlerini artırmak için, tüketim vergisi ile gelir vergisi oranlarındaki artışın etkileri yerli vasıf grupları arasında farklılık gösterebilir. Örneğin, özel tüketim vergisi ile gelir vergisi oranlarını yükseltilmesi, düşük vasıflı yerlilere kıyasla, yüksek vasıflı yerlilerin refahını daha fazla azaltacaktır. Dolayısıyla uygulanan kamu finansmanı politikalarının özellikleri, Suriyelilerin kamu maliyesine net etkisinin farklı yerli vasıf grupları arasında nasıl paylaşıldığını belirler.


Türkiye’de kayıtlı geçici koruma altındaki Suriyeli sayısı 16 Eylül 2021 tarihi itibarıyla bir önceki aya göre 8 bin 913 kişi artarak toplam 3 milyon 710 bin 497 kişi oldu. Bu kişilerin 1 milyon 758 bin 617’sini (%47,4) 0-18 yaş arası çocuklar oluşturuyor. 0-18 yaş arası çocuklarla kadınların toplamı ise 2 milyon 628 bin 198.

YAŞ ARALIĞI

ERKEK

KADIN

TOPLAM

0-4

262.446

244.996

507.442

5-9

292.466

274.684

567.150

10-14

219.816

206.498

426.314

15-18

138.820

118.891

257.711

19-24

285.104

214.794

499.898

25-29

222.288

161.324

383.612

30-34

167.625

121.657

289.282

35-39

125.776

98.499

224.275

40-44

85.947

74.934

160.881

45-49

58.257

56.954

115.211

50-54

46.215

45.078

91.293

55-59

35.165

35.216

70.381

60-64

23.182

23.936

47.118

65-69

15.099

15.941

31.040

70-74

8.923

9.828

18.751

75+

8.718

11.420

20.138

TOPLAM

1.995.847

1.714.650

3.710.497

Suriyelilerin %70,8’i Kadın ve Çocuklardan OluşuyorGöç İdaresinin yayınladığı yaş aralığı tablosuna göre Suriyeli erkekler, toplam Suriyeli sayısının %53,8’ini oluşturuyor. Suriyeli kadınların oranı ise %46,2. 10 yaşın altındaki Suriyelilerin sayısı 1 milyon 74 bin 592 (%28,9). Tabloya göre Suriyeli erkeklerin sayısı Suriyeli kadınların sayısından 281 bin 197 kişi fazla. Erkek-Kadın sayısı arasındaki en büyük fark 70 bin 310 kişi ile 19-24 yaş aralığında. Yaş aralığı artıkça bu fark azalıyor. 55 üzeri yaş aralıklarında kadınların sayısının erkeklerden daha fazla olduğu görülüyor.


Suriyeli Sığınmacıların Ekonomiye Etkileri AFAD’ın 2013 yılında Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar üzerine gerçekleştirdiği saha araştırmasında, kamp içinde yaşayan Suriyelilerin %51’i, kamp dışında yaşayanların ise %77’si olmak üzere Suriyelilerin büyük bir kısmının iş aradıkları kaydedilmiştir. İlgili araştırma; İşsizlik oranının %10 bandında seyrettiği Türkiye’de, kamp dışında hayatlarını sürdürmeye çalışan yaklaşık 2,2 milyon Suriyelinin büyük bir oranın işsiz olduğunu göstermektedir. Diploma denkliklerinin bulunmaması sebebiyle özellikle üniversite ve yüksek lisans mezunlarının, akademide, hastanelerde ya da okullarda mesleklerini icra edememeleri, yaşamlarını devam ettirebilmek için başka işlerde çalışmaları sorun yaratmaktadır (Ertekin, 2015). Diğer bir sorun Suriye’den gelenlerin önemli bir kısmının çocuk işçi olmasıdır. Türkiye’deki yaklaşık 2,5 milyon Suriyeliden ortalama 300 bininin çalıştığı ve bu sayının içinde “çocuk işçi” olarak nitelenebilecek yaşlarda olanların sayısının da oldukça yüksek olduğu belirtilmektedir. Suriye’den gelen ailelerin çocukları, yaşadıkları mağduriyetler sebebiyle çalışmak zorunda kalarak ailelerinin geçimlerine katkıda bulunmaktadırlar. Aileler, Suriye’de iken çocuklarını her şeyden sakınırken burada kendi elleriyle çalışmaya göndermekten mustarip olduklarını belirtmişlerdir (Belli, 2014). Suriyeli göçmenlerle ilgili istihdam sorunu, bir yandan ekonomik nedenlerden kaynaklı güçlükler taşısa da diğer yandan mevzuattan kaynaklı zorluklar da içermektedir. Suriyeli sığınmacılardan pasaportla, yani resmi (regular/legal) yollarla giriş yapanlar ile belgesiz ya da kayıtsız (irregular/illegal) giriş yapanlar arasında çalışma hakları bakımından önemli farklar bulunmaktadır. Nisan 2011 sonrasında, Suriyeliler içinde pasaportu ile Türkiye’ye giriş yapan yaklaşık 80 bin kişi için çalışma izni verilmesi konusunda önemli kolaylıklar sağlanmış fakat pasaportsuz ya da “düzensiz/illegal” yollardan Türkiye’ye giriş yapanlara çalışma izni verilmemiştir. Mart 2013’te Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yürüttüğü 25 TÜRKİYE’NİN GÖÇ POLİTİKASI çalışma çerçevesinde, Türkiye’ye gelen ve Emniyet Müdürlükleri’nin ikamet izni verdiği Suriye uyruklu yabancıların, çalışma izni de alabilmeleri imkânı sağlanmıştır. Ancak burada sözü edilen Suriyeliler, pasaportlarıyla giriş yapmış olanları yani sadece yaklaşık 80 bin kişilik bir bölümüdür. Dolayısıyla bu dönemde Türkiye’deki Suriyelilerin yaklaşık olarak %95’inden fazlasını oluşturan ve Geçici Koruma Yönetmeliği ile kendilerine “geçici koruma” statüsü verilen Suriyeli sığınmacıların çalışma izinleri bulunmadığı gibi çalışmaları halinde de çeşitli yaptırımlarla karşılaşmaları söz konusu olmuştur (Murat Erdoğan ve Ünver, 2015). İşsizlik konusunda Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından 8 Mart 2014’te açıklanan verilere göre 2013 yılında hem iş piyasasını büyüten, yani işçi alımı yapan hem de aynı zamanda işsizliğin en fazla düştüğü üç il, Suriyeli sığınmacı sayısının en yüksek olduğu Gaziantep, Adıyaman ve Kilis’tir (Anadolu Ajansı, 2014). Bu durum ekonomi içinde Suriyeli sığınmacılardan kaynaklı olarak hem tüketim hem de üretim safhasında ciddi bir etkinin yaşandığını göstermektedir. Yaşanan bu gelişme Dünya Bankası raporlarına da yansımıştır (Del Carpio ve Wagner, 2015). Ancak ekonomistler bu durumun kalıcı olmayacağı ve kısa bir süre sonra durumun tersine dönerek bir düşüş yaşanacağı yorumunda bulunmuşlardır (Güven, 2016, s. 8). Suriyelilerin gelişi ile birlikte Gaziantep kenti başta olmak üzere birçok kentte, ekonomik hareketlilik yaşanmıştır. Bunlara yapılan harcamalar ve ekonomik dengelerdeki bozulmalar, işçi ücretlerindeki ani düşüşler bunun örnekleridir. AFAD verilerine göre, Türkiye’nin Suriyeli göçmenler için bugüne kadar harcadığı 8 milyar ABD dolarına karşılık olarak, uluslararası toplum Türkiye’ye 55 milyon ABD doları katkıda bulunmuştur (AFAD, 2017b). Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılar için milyarlarca dolar harcamasına karşın, uluslararası toplumdan gelen katkıların çok sınırlı olduğu görülmektedir. Ne var ki, bazı Suriyeli iş adamlarının Türkiye’ye yatırımlarını taşıyarak bazı katkılarda bulundukları da görülmektedir. Suriyelilerin gelişi ile birlikte Gaziantep kenti başta olmak üzere birçok kentte, ekonomik hareketlilik yaşanmıştır. Sadece Mersin kentinde, göçün başladığı ilk zamanlarda, Suriyelilerin 4 milyar dolara yakın yatırım yapmış 26 CONTEMPORARY RESEARCH IN ECONOMICS AND SOCIAL SCIENCES, VOLUME 1 ISSUE 2 oldukları, fabrikalarını Türkiye’ye taşıdıkları görülmüştür. 2013 yılında Suriyelilerin Türkiye’de kurdukları şirket sayısının önceki yıllara oranla üç kat arttığı gözlenmiştir (Oytun ve diğerleri, 2014, s. 16). Ekonomik durumları iyi olan Suriyeliler kentlerde yeni işyerleri açarak ekonomik hayata katkı sağlamaktadırlar (AFAD, 2013, s. 41). . Kasım 2011’de Türkiye ile Suriye arasında hızla gelişen ticaret hacmi, verilere göre 2,6 milyar dolara ulaşmıştı. Suriye’deki iç savaştan sonra Türkiye ekonomisi de bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. Suriye’deki iç savaştan önce sınır ticaretinin net geliri bilinmemekle birlikte yalnız Gaziantep ve Hatay kentlerinin Suriye ile 2 milyar dolara yakın bir ticaret hacmi olduğu ifade edilmektedir (Dilan, 2013, s. 72). Suriye ile olan ticaret ilişkilerinin bozulması yanında Suriyeli göçmenlerin temel gereksinimlerinin karşılanması sorunu, Türk ekonomisine aşırı bir yük getirmiştir. Suriyelilerin Türkiye’ye girişlerinden sonra özellikle sınır kentlerinde işçi ücretlerinin ciddi oranda düşmesi, işçiler için sorun yaratırken ucuz işçi çalıştırmak işverenlerin karlarını yükseltmiştir. Suriyelilerin yerleştiği pek çok kentte kira ve pazar fiyatlarının da artmış olması, yöre haklarının tepkilerine neden olmaktadır. Bu durum birçok kentte kiracıların ev sahipleriyle sorun yaşamasına neden olmaktadır (Oytun ve diğerleri, 2014, s. 16). Göçmenlerin düşük ücretle çalıştırılması bazı sorunlara da yol açmaktadır. Bir gazete haberine göre; Şanlıurfa’da sebze halinde çalışan hamallar ile daha düşük ücretlerle çalışmakta olan Suriyeli hamallar arasında kavga çıkmış güvenlik güçlerinin araya girmesiyle gerginlik sona ermiştir (“Hamallar sopalarla Suriyelileri kovaladı”, 2014). Göçlerden olumsuz etkilenen vatandaşlar, kimi zaman yetkililere, kimi zaman da durumdan habersiz Suriyeli sığınmacılara tepki göstermişlerdir. Türkçe bilmeyen Suriyeli sığınmacıların toplumla iletişim kurması ya da sağlıklı çalışma koşullarına erişebilmesi de güçleşmektedir. Çalışma izni almanın uzun zaman, emek ve para gerektirmesi nedeniyle sığınmacılar başvuru yapmakta isteksiz davranmaktadır (Yılmaz, 2013, s. 11). 27 TÜRKİYE’NİN GÖÇ POLİTİKASI Suriye göçleriyle birlikte, çalışma koşullarının da hem sığınmacılar için hem de vatandaşlar için giderek zorlaştığı gözlenmektedir. Göçmenlerin zor durumda kalmalarını fırsat bilen işverenlerin bu tutumları, yaşama ve çalışma koşullarını olumsuz etkilemektedir.


Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Türkiye Ofisi tarafından Şubat 2020’de yayınlanan "Türk İşgücü Piyasasında Suriyeli Mülteciler" araştırmasına göre, Türkiye'de yaklaşık 950 bin Suriyeli çalışıyor. Ancak çalışan Suriyeliler arasında kayıt dışı çalışanların oranı yüzde 91,6 gibi çok yüksek bir seviyede bulunuyor.

ILO araştırmasına göre, Suriyelilerin en çok istihdam edildiği sektörler ise ticaret, inşaat ve imalat olarak sıralanıyor. Bununla birlikte her 3 Suriyeli işçiden 1'i tekstil, giyim, deri ve ayakkabı sektörlerinde çalışıyor. Suriyeli erkeklerin yüzde 71'i çalışırken, 15-65 yaş aralığındaki kadınların yalnızca yüzde 11,2'si çalışıyor.

Öte yandan 5-14 yaş aralığında çalışan Suriyeli çocuk sayısı da 130 bini buluyor. Suriyeli işçiler, çalışma saatleri açısından da dezavantajlı konumda bulunuyor. ILO araştırmasına göre, Türkiye'de ortalama haftalık çalışma süresi 48 saat iken, Suriyeli çalışanların yüzde 53,7'si haftada 50 saatten fazla, yüzde 34,7'si ise haftada 60 saat veya daha fazla çalışıyor.



6.12.2017 Recep Akdağın açıklaması



Türkiye’deki Suriyelilerin yarattığı maliyet konusu sıklıkla tartışılan konulardan birisidir. Her ne kadar detayları açıklanmasa da Türkiye’deki yöneticiler, Suriyeliler için yapılan harcamanın 40 milyar USD’ı aştığını ifade etmektedirler. Mültecilerin yarattığı son derece önemli maliyetler olduğu açıktır. Sürecin uzun süre temel özelliği olan “Acil Durum Yönetimi” zaten maliyetli bir iştir. Güvenlik ve süreç yönetimi gibi çok yüksek maliyetli alanlar bir yana, sadece eğitim ve sağlık sektörü bile nasıl bir maliyet ile karşı karşıya kalındığına dair ipuçlarını vermektedir. 

 

Türkiye’de ortalama bir ilköğretim öğrencisi yılda bin Euro’ya mal olmaktadır. Sadece 1 yılda 675 bin çocuğun eğitim maliyetinin bile 675 milyon Euro olduğu rahatlıkla hesaplanabilir. Bunun 10 yıllık maliyeti 6 milyar Euro anlamına gelir. Eğitim gibi bütünüyle devlet tarafından finanse edilen sağlık ve ilaç gibi harcamaların maliyeti de büyük bir rakama tekabül etmektedir. Üstelik bu harcamalar konusunda Türkiye’ye dışarıdan gelen kaynağın da oldukça sınırlı olduğu bilinmektedir. En büyük destek AB tarafından gelse de, bunun yılda 1.5 milyar Euro civarında olduğu yani bir Suriyeli için verilen desteğin yıllık 416 Euro, aylık desteğin ise 35 Euro olduğunu ifade etmek gerekir. Burada Suriyeli olmayan mülteciler hesaba dahil edildiğinde yıllık destek 300 Euro civarına inmektedir. Oysa Alman Köln Üniversitesi, 1 mültecinin Almanya’ya 15 bin Euro’ya mal olduğunu hesaplamaktadır. Eğer Türkiye’deki Suriyeliler Avrupa’da olsa bunun mali yükü 250 milyar Euro’dan fazla olacaktı. Üstelik sorunun sadece mali olmadığı da açıktır. Mültecilerden çekinilmesinin temel nedeni; yarattığı sosyal, siyasal ve ekonomik risklerdir. Bunu çarpıcı bir öneri ile test edebiliriz: Türkiye AB’ye yılda 20 milyar Euro önerse ve bunu 10 yıllığına garanti etse, ama bunun karşılığında mültecilerin yarısının, yani 2 milyonunun alınmasını istese, bunu Avrupa’da kabul edecek bir ülke olabilir mi? Hayır! O halde mülteci konusunun paradan daha fazla bir şey olduğu göz ardı edilemez.

 

Dışsallama ile Araçsallaştırma Arasında Mülteciler

 

Türkiye’nin Avrupa ile olan ilişkisi 2014 sonrasında büyük ölçüde mülteciler üzerinden şekillenmektedir. Tipik bir dışsallama siyaseti olarak Türkiye’nin mültecilerin Avrupa’ya geçişini engelleyecek bir tampon alan olarak belirlenmesi ve bunun karşılığında sınırlı mali destek sağlanması, Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri de derinden etkilemektedir. Güvenliğin, maliyetin ve hatta uyum çalışmalarının topluca “dışsallaştırılması” politikasına Türkiye’nin “araçsallaştırma” politikası ile karşılık verdiği söylenebilir. Kabul etmek gerekir ki, Türkiye’nin büyük ölçüde başarılı sayılabilecek mülteci politikası, son yıllarda dış politikada yaşanan yalnızlaşma sürecindeki en önemli “soft-power” unsuru hâline gelmiştir.

 

Kuşku yok ki “açık kapı politikası”nın kurbanı hâline gelen bütün komşu ülkeler gibi Türkiye de Suriyeliler konusunda ne kadar destek alırsa alsın, asıl yükü taşıyan ülke olacaktır. Bu konuda küresel bağlamda yapılan “Mülteciler Üzerine Küresel Mutabakat” gibi yeni çalışmalar da uluslararası toplumun desteğinin çok sınırlı kalacağına dair kuşkuları ortadan kaldırmaktan uzaktır.

 

Ensar-Muhacir’den Geri Göndermeye Söylem Değişikliği

 

Türkiye’deki Suriyeliler konusu, uzunca bir süre Suriye’deki gelişmelerle ilişkilendirilmiş, toplumsal kabul ise başta “ensar-muhacir” olmak üzere duygusal söylemler üzerine bina edilmiştir. Ensar söylemi “Ensarın takatinin tükenmesi” nedeniyle zaman içinde kuşku ile karşılansa da, sürecin öngörüldüğü gibi gitmediğinin siyaset tarafından kabul edilmesi oldukça zaman aldı. Hatta Erdoğan’ın 3 Temmuz 2016’da “Suriyeli kardeşlerimize vatandaşlık vereceğiz” sözlerine gelen tepkilerin de etkisi ile, Ocak 2018’de başlayan Afrin Operasyonu ile birlikte Türkiye’de önemli bir söylem değişikliği gündeme geldi. Afrin Operasyonu terörle mücadele kadar Suriyelilerin evlerine dönmesine imkân sağlayacak bir politika olarak lanse edildi ve ilk kez en üst düzeyde Suriyelilerin dönüşü konusu gündeme getirildi. Toplumun bu beklentisi nedeni ile Hükümetten zaman zaman yapılan açıklamalarda da 350 binden fazla Suriyelinin bu operasyonlar sayesinde Suriye’ye geri döndüğü ifade edilmektedir.

 

Ancak Türkiye’deki Suriyelilerin geri dönüşünü anlamlı kılacak bir ortamın Suriye’de oluşmadığı BM kurumları dahil pek çok aktör tarafından ifade edilmektedir. UNHCR’ın verdiği sayılar, son 4 yılda Türkiye’den 55 bin Suriyelinin ayrıldığını göstermektedir.[3]Türkiye’de Suriyelilerin 110 binden fazlası vatandaşlığa alınmasına ve geri dönüş iddiasına rağmen sayıların sürekli artması da dikkat çekmektedir. Bu artışta doğal nüfus artışı önemli bir rol oynasa da, geri dönüşlerin beklenen ölçüde gerçekleşmediği açıktır. Bunun en önemli nedeninin Suriye’deki kaotik, güvensiz durum ve neredeyse bütünüyle tahrip olmuş altyapı olduğu söylenebilir. Suriye rejiminin geriye dönenlere nasıl bir işlem yapacağı, Suriye’de kalan Suriyelilerin 7-8 senedir ülkede olmayan Suriyeliler ile bir araya gelmeye ne kadar sıcak bakacağı da ayrı bir sorundur. Ancak burada en önemli husus, Suriye’deki yoğun çatışma ortamının devam ediyor olması ve daha ne kadar devam edeceğine dair iyimser öngörülerin çok da güçlü olmamasıdır.


Mart 2016 tarihli AB-Türkiye Bildirisi çerçevesinde, Avrupa Birliği (AB), Türkiye’deki Mülteciler için Mali Yardım Programı aracılığıyla, Türkiye’deki mültecilere 6 milyar Avro tutarında desteği harekete geçirmiştir. Bugün sunulan stratejik ara değerlendirmede, bu desteğin bölgedeki çatışma ortamından kaçan Suriyeli ve diğer [göçmenlerin] refahına önemli katkı sağladığı tespit edilmiştir.   24-25 Haziran tarihlerinde düzenlenen AB Konseyinde, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından açıklandığı üzere, AB‘nin Türkiye’deki mülteciler ve ev sahibi toplumlarla süregelen dayanışmasının bir göstergesi olarak, 2021-2023 dönemi için AB bütçesinden 3 milyar Avro aktarılacaktır.  

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, konuya ilişkin şunları söyledi: “Suriye’deki çatışmanın onuncu yılında bölgedeki ortaklarımız halen yükün en büyük kısmını üstlenmeye devam ediyor. Mültecileri korumak ve ev sahibi toplumlara destek olmak paylaşmamız gereken bir güçlüktür.”

Komşuluk Bölgesi ve Genişlemeden sorumlu Komisyon Üyesi Olivér Várhelyi, şunları söyledi; “Bu değerlendirme Türkiye’deki Mülteciler için AB’nin Mali Yardım Programına dair değerli bir bilgi kaynağıdır. Mültecilerin kendi hayatlarını kazanabilmeleri,  geleceklerine ve bölge ve ötesinin istikrarına önemli bir yatırım yapabilmeleri amacıyla AB bütçesinden ilave sosyoekonomik destek olarak sağlanacak 3 milyar Avro’nun harekete geçirilmesi sürecinde yol gösterici niteliğindeki bu değerlendirmeden yararlanacağız.”

Avrupa Komisyonu 29 Kasım 2015’te düzenlenen Türkiye-AB Zirvesinde, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar için 3 milyar avro tutarında bir fon oluşturacağını taahhüt etmiş ve ardından 18 Mart 2016 tarihinde yapılan ikinci zirvede ise bu fonun tükenmesi durumunda ek 3 milyar avro daha sağlayacağını açıklamıştı. 3+3 milyar avro olarak planlanan fonun tamamı (6 milyar euro) projelere bağlanmış olup 4,3 milyar avroluk kısmı Türkiye’ye ödenmiştir. AB bu anlaşmada Türk vatandaşları için vize muafiyeti, AB’ye üyelik ve Gümrük Birliği’nin genişletilmesi konusunda vaatlerde de bulunmuştu. (Güncelleme 23 Haziran 2021)

GÜNCELLEME: Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB’nin Türkiye’yle göç anlaşması kapsamında 2024’e kadar ek 3 milyar Avro bütçe ayıracağını duyurdu.

Para Türkiye’ye Nasıl Gönderiliyor?Türkiye’deki Sığınmacılar için Mali Yardım Programı (FRIT) ismiyle oluşturulan fon, her biri 3 milyar Avro tutarında iki eşit dilime bölünmüş olan toplam 6 milyar Avroluk bir bütçeye sahiptir. Avrupa Birliği’nin taahhüt ettiği bu para Türkiye’ye direkt olarak değil proje karşılığında gönderilmektedir. Bu mali destek programı için kurulan özel bir komite bulunmaktadır. Komite belirli dönemlerde toplanıp projeler hakkında görüşmeler gerçekleştirmekte, yeni projeleri incelemekte ve mevcut projeler hakkında

denetlemeler yapmaktadır. Projeler onaylandıkça taahhüt edilen miktar ödenmektedir. Bu mali yardımlar yaklaşık olarak 1.8 milyon Suriyeliye etki etmektedir.

Bu Para Nerelere Harcanıyor?6 milyar Avronun 2,4 milyar Avrosu sığınmacıların sağlık, eğitim ve koruma gibi temel ihtiyaçların karşılanması konusuna odaklanmıştır. Bu alanlarda üretilen projeler sayesinde AB tarafından finanse edilen para ile temel geçim desteği sağlamakta, çocukların eğitime erişimi mümkün kılınmakta, okullar ve hastaneler inşa edilmekte ve sığınmacılara koruma hizmetleri sunulmaktadır.

Türkiye'de kaç Afgan var?

Uluslararası Göç Örgütü rakamlarına göre, Türkiye'de ikamet eden göçmen ve mültecilerin sayısı 3,9 milyon ve bunların yüzde 90'ını Suriyeliler oluşturuyor.

Euronews'e konuşan kaynaklar, Türkiye'nin Kabil Büyükelçiliği'ne son süreçte en az 300 bin kişinin vize müracaatında bulunduğunu dile getirdi.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün 12 Ağustos 2021 rakamlarına göre, bu yıl 29 bin 118 Afgan düzensiz göçle Türkiye'ye geldi. Bu sayı 2019'da 201 bin 437, 2020'de ise 50 bin 161 idi.

2018'de 100 bin 841, 2017'de 45 bin 259, 2016'da 31 bin 360, 2015'te 35 bin 921, 2015'te 12 bin 249 Afgan Türkiye'de yakalandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 20 Ağustos'ta (2021) yaptığı açıklamada Türkiye'de 300 bin Afgan göçmenin bulunduğunu söyledi.

Çatışma, şiddet ve zulüm sebebiyle zorla yerinden edilen kişilerin sayısı küresel çapta rekor düzeylere ulaşırken; Türkiye dünyada en fazla sayıda mülteciye ev sahipliği yapan ülke olmayı sürdürmüştür. Türkiye, yaklaşık 3,6 milyon kayıtlı Suriyeli mültecinin yanı sıra 320.000 kadar diğer uyruklardan UNHCR’nin ilgi alanına giren kişiye de ev sahipliği yapmaktadır.   

Coğrafi sınırlandırmayı sürdürerek ve bu bağlamda Avrupa dışında gerçekleşen olaylardan dolayı Türkiye’ye gelmiş mülteciler için üçüncü ülkeye yerleştirmeyi en çok tercih edilen çözüm olarak koruyarak; 1951 Sözleşmesi ve 1967 Protokolü’ne taraftır. Türkiye, uluslararası standartlara uygun etkin bir ulusal sığınma sistemi inşa edebilmek için yasal ve kurumsal reformlar gerçekleştirmektedir. 2013 Nisan ayında, Türkiye’nin ilk sığınma kanunu olan Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından uygun bulunmuş ve 11 Nisan 2014’te yürürlüğe girmiştir. Kanun, Türkiye’nin ulusal sığınma sisteminin temel dayanaklarını ortaya koyup; politika oluşturma ve Türkiye’deki tüm yabancılara ilişkin işlemlerden sorumlu olan başlıca kurum olarak Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nü kurmuştur. Türkiye aynı zamanda, Türkiye’de geçici koruma sağlanan kişilerin hakları, yükümlülükleri ve bu kişilere ilişkin prosedürleri ortaya koyan Geçici Koruma Yönetmeliği’ni 22 Ekim 2014 tarihinde kabul etmiştir. 

Göçmenlerin ekonomik yükünün hesaplanmasında çok ciddi sıkıntılar ortaya çıkmıştır. Bunlar:

  • Göçmen sayısı belirsizliği. Ülkemizde ne kadar göçmen olduğu tam olarak bilinmemektedir. En son 3.710.000 suriyeli ve Cumhurbaşkanının açıklamasına göre 300.000 Afganlı var. Iraklı, Pakistanlı ve diğer başta Türk Cumhuriyetleri ile Uzakdoğu ülkelerinden ve diğer Afrika ülkelerinden gelen kayıtlı veya kayıtsı göçmen sayıları bilinmemektedir. Bundan dolayı konuyla ilgilenen herkes farklı rakam ortaya koymaktadır. Resmi açıklamada 4 milyon göçmen var. Bu sayıya en az 1- 1,5 milyon daha ilave etmek gerekir. Bu kabul ile 2021 (Ekim ayı)yılında Türkiye’de 5-5,5 milyon göçmen vardır.Bazı konunun uzmanlarına göre bu sayı 8 milyona kadar çıkmaktadır.

  • Ülkemizde tutarlı bir göçmen politikası oluşturulmamıştır.

  • Göçmenlerle ilgili eğitim , sağlık, barınma, beslenme ve diğer ihtiyaçları için ne kadar harcama yapıldığı bilinmemektedir.

  • Kendi işyerini kuran ve çalışan göçmen sayısı bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda 950.000 göçmen kayıt dışı çalışmaktadır. Çalışma izni verilen göçmen sayısı 90 bin civarındadır.

  • Göçmenlerin mesleki durumları, aldıkları eğitim seviyeleri gibi önemli özellikleri belli değildir. Başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri kalifiye denilebilecek ve yararlanabilecek özelliklere sahip göçmenleri seçerek almışlardır. Ülkemizde kalifiye olmayan büyük bir göçmen kitlesi mevcuttur.

  • Göçmenlerin ülkelerine geri dönmeleri için ciddi bir çalışma bulunmamaktadır. Zaman geçtikçe geri dönme oranı hızla düşecektir.


Göçmenlerin çoğunlukta olduğu Suriyede kişi başı milli gelir yıllık 5100 dolar, Afganistanın ise sadece 160 dolardır. .

2019 sonu itibariyle göçmenlere yapılan harcama 58,2 milyar dolar. Bunun 51,1 milyar doları devlet kaynaklı, 7,1 milyar doları ise Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği kaynaklıdır. 2020-21 de bu miktar 21 milyar doları bulacaktır. (Prof. Ümit Özdağ).

Uluslar arası Çalışma Örgütü (ILO ) kayıtlarına göre Ülkemizdeki göçmenlerin yüzde 91,6 sı kayıt dışı çalışmaktadır. !30.000 çocuk çalıştırılmaktadır.




AB de bir mülteci yıllık 15.000 dolara mal olmaktadır. Almanyanın kişi baş milli geliri 45.724 dolar, bizim 8.599 dolar. Yani Almanya kişi başı milli geliri bizden 5,3 kat daha fazladır. Almanyada bir göçmenin toplam maliyeti yıllık 15.000 dolar bizde ise mili gelire kıyasla 2.821 dolar olması en mantıklı bir düşüncedir.

Ülkemizdeki Göçmen sayısını 5 milyon kabul edersek göçmenlerin Ülkemize getireceği ekonomik yük 14,1 milyar dolar olmaktadır.

Ülkemizdeki göçmen sayısını 5,5 milyon kabul edersek yıllık ekonomik yükü 16,9 milyar dolar çıkmaktadır.

Kısaca Ülkemize bir göçmenin maliyeti yıllık 2.800 dolar kabul edilebilir. Beslenme, eğitim, sağlık, barınma ve diğer bütün ihtiyaçlar bunun içindedir. Bunun bir kısmını devlet ödemekte, önemli bir kısmını da milletimiz ödemektedir.

Göçmenlerin getirdiği ekonomik yük makroekonomik dengelerde gözükmemektedir. Milli gelirimizden önemli bir miktar göçmenlere harcanmaktadır. Gerçekte yıllık kişi başı milli gelirimiz 170 dolar daha düşüktür. Yani göçmenlerin Türkiye Cumhuriyetinin bir vatandaşına yılda 170 dolar yük getirmektedir. Bir aileyi dört kişi kabul edersek bu bir aileye göçmenlerden dolayı binen yük yılda 680 dolardır.



 
 
 

Yorumlar


bottom of page