top of page

BİR KÖY YAŞAMI (BENİM KÖYÜM)

  • 13 Mar 2025
  • 30 dakikada okunur

Köy hayatının içinden gelen birisi olarak köyümüzdeki yaşananları ve uygulamaları özetlemeye çalıştım. Bizden sonraki nesillere geçmişleri ile ilgili ufak bir anı bıraktı isem mutlu olurum. Dileğim her bir konunun ele alınıp ayrıntılı bir şekilde incelenmesidir.

Ankara Elmadağ’ın Yenişeyh ( Sonradan Yenimahalle oldu. Tahminim Yenisey olduğu yönünde) Köyünde 1951 yılında doğmuşum. Köyümüz yaklaşık 220 hanenin üzerinde kalabalık katıksız bir Türkmen toplumu idi. (Elmadağ 1944 de belediyelik ve 1960 da ilçe olmuştur.)

Bir anne ve işçi bir babadan olma dokuz kardeşten ortancası idim. Babamlar da yedi kardeşti. Dedem altı kardeş. Dedem Çanakkale Savaşında omuzundan kurşunla yaralandığı için sağ el parmakları içe kıvrıktı. Köyümüzün ilk gazi maaşı alanıydı. Vefat ettiğinde 103 torunu vardı. Babamın ise 62 torunu vardı. Anadolu da çok çocuk önemli bir güç göstergesiydi. Büyük çocuk kız ise anneye yardım eder, diğer küçük kardeşlerine bakardı. Eğer oğlan olursa babaya yardımcı olur, üretime katkıda bulunurdu. Tek erkek çocuk olur onu da savaşa götürürler ve savaştan dönemez ise o aile sönerdi.

İlkokulu köyde okudum. İlkokuldaki öğrenci sayısı 310 a kadar çıkmıştı. (Şu anda kapalı. Öğrenciler İlçe’ye taşınıyor.) Okulumuzu ve yanındaki öğretmen evini köy halkı imece usulü yapmıştı. Babam bizzat temel kazmasında ve diğer işlerinde çalıştığını anlatırdı. Köyümüzün okulu, yolu ve 5 adet çeşmesi köylü tarafından yapılmıştır. Hatta civar kasabaların yollarına da köyümüzden ücretsiz olarak erkekleri götürmüşlerdir. Muhtarın köyde kişileri senede 15 gün çalıştırma yetkisi vardı.

İlkokulda iken köyümüze kamyonlarla buğday geldi. İsmet Paşa’nın sizden aldığı buğdayların yerine bunları size getirdik deyip vatandaşa dağıtmışlardı. İlkokulda Amerikan süt tozu diyerek süt haline getirip bardaklarla sınıflarda dağıtırlardı. Okulda sobaları ve süt tozundan sütü okulumuzun emektarı Melek Hala (Gara Melek) yapardı. Amerikan yardımı deyip çuvallarla un getirdiler ve her gün bir aile çuvalla unu alıp tandırda ekmek yapıp okula getirirdi ve bu ekmekler bize bir öğün yetecek büyüklükte olarak dağıtılırdı. Bembeyaz olurdu. Bizim kendi ekmeklerimiz esmer olduğu için beyaz ekmeği çok severdik. Böylece Amerika’ya karşı sempati duymamız sağlanmıştır.

Soğuk havalarda sabahları okula giderken her öğrenci eline bir parça odun veya çeyrek tezek alıp götürmek zorunda idi. Okuldaki sobaların yakıt problemi de bu şekilde çözülürdü. Okulumuzda yerli malı haftası yapılırdı. Köyümüzde her türlü meyve ve kurusu (dut kurusu, iğde, ceviz, kayısı, elma ve armut kuruları) olduğu için çok zengin ve eğlenceli olurdu. Yerli malı haftası kutlardık. Herkes evinde ne varsa getirirdi. Birlikte yerdik. ‘’Yerli malı, Yurdun malı herkes onu kullanmalı’’ sözü hala zihinlerimizde duruyor. Her yıl 6 Mayısta hıdrellez bayramında topluca kırlara çıkardık. Soğan kabuklarıyla boyanmış yumurtalar, kavrulmuş un, tere yağı ve pekmez ile yapılmış helvalar (bizde buna öküz helvası denir) baş köşeyi alırdı. Değişik zamanlarda köyümüze gelen kaliteli üç öğretmen (Mustafa Korkut, Mahmut Koruyucu ve Adalet Önder Hanım) köyümüzün ufkunu açmıştır. 60’ lı yıllarda ilçe dahil o yörede ilk kütüphane köyümüzde açılmıştır. (1960) Bu öğretmenler sayesinde köyümüzün gençleri okulu , okumayı sevmeyi ve ileri gitmeyi öğrenmişlerdir. Köyümüzde kütüphane açıldığında okur yazar oranı yüzde 15’ lerden 3-4 sene içinde yüzde 70 lere fırlamıştır. İlkokul ve ortaokul tam gün idi. Cumartesi yarım gün giderdik. (Ülkemizde Cumartesi 1973 yılında resmi tatil olmuştur.) Her gün sabah okula ANDIMIZ ile başlardık. En son satırındaki ‘’ Varlığım TÜRK Varlığına armağan olsun’’ sözü hala beynimde çınlar. İlkokuldan öğlenleri eve gelirdik. Hemen hemen her gün ekmekle turşu pekmez yerdik.

Mahmut Koruyucu öğretmenin eşi Semiha Hanım köyde Dikiş Nakış Kursu açtı. 25 civarında genç kız hemen kayıt oldu. Sonda tekrar etti. Köyde sanki sosyal bir devrim olmuştu. Köyün bayanları birden sosyal yönden değişti. Bu gelişim çocuklara da sirayet etti. Bir kadını okutursanız bütün aileyi okutmuş olursunuz sözü gerçekleşti. Genç kızlar çeyizleri için ayrıca ‘’işleme’’ (kanaviçe) işlerlerdi. Değişik motifleri, yatak örtüsü, yastık kılıfı, sedir hasır yastık örtüsü ve perde gibi eşyaların üzerleri ince iğnelerle renkli ipliklerle (Ören Bayan) süslenirdi. Kızlar işledikleri desenin başka birilerinde olmasın diye gayret ederlerdi.

Köyümüzün çocukları ilçedeki MKE Barut Fabrikası Sosyal tesislerindeki Ortaokula( Atabarut Orta Okulu) giderlerdi. 5 km uzaklıktaki okula yayan gider gelirdik. Ayaklarımızda soğukkuyu tabir edilen lastik ayakkabı, sırtımızda anamızın tek şişle ördüğü kazaklarla karlı, soğuk ve yağışlı havalarda gidip gelmesi çok zor olurdu. Parmaklarımız donduğu için ilk ders sınav olmasın diye dua ederdik. Çünkü uyuşuk parmakla yazmakta zorlanırdık. Bu mahrumiyetler ve fabrikadaki mühendis çocuklarıyla beraber okumak ve onları geçme hırsı olsa gerek bize başarılı olma gayreti kazandırırdı. Herhalde bundan dolayı ortaokulu birincilikle bitirmiştim. Ortaokul çok disiplinliydi. Müdür Beyden (Remzi Şad) kaynaklanıyordu. Okulda kız ve erkek bütün öğrencilere lacivert renkli alnında sarı metalik ay yıldızlı arması olan askeri şapkalara benzer bir şapka ve aynı renk ince bir kravat mecburi idi. Sabah derse girmeden önce 15 dakika ortak spor hareketleri yapmak mecburi idi. İlkokul ve ortaokulda bütün milli bayramlar çok coşkulu kutlanırdı. Hatta 27 Aralık Atatürk’ün Ankara’ya gelişi münasebetiyle bütün erkek öğrenciler küçükler ve büyükler diyerek iki guruba ayrılır , kızların tamamı bir gurup olarak 2 km lik Ankara Samsun yolunda koşu yapılırdı. İlk üçe ödül verilirdi. Her pazartesi sabahı ve Cumartesi öğleyin İstiklal Marşı söylerdik. Pazartesi İstiklal Marşına geç kalanlar Remzi Şad’dan tokadı yerdi.

MKE Makine Kimya Endüstrisi Kurumuna ait Elmadağ Barut Fabrikası köyümüz için büyük öneme sahipti. (1939 da kuruldu) Köyümüzden yıllara göre değişmekle beraber 55-60 civarında işçi çalışırdı. Gelirleri de güzeldi. Babam ve 3 amcam da orda işçi olarak çalışıyordu. Köyümüzden fabrikaya gidip gelen işçileri, arkası branda ile kapalı bir veya iki kamyon taşırdı. Son yıllarda çalışan sayısı 6 ya kadar düşmüştü.

Köyümüze elektrik 1966 yılında geldi. Yine şanslıydık. Diğer köylere göre erken geldi. En çok biz öğrenciler sevindik. İlkokul ve ortaokulu lamba altında geçirdik. Ahşaptan yapılma tabla dediğimiz büyük soframız vardı. Ortasına gaz lambasını koyup etrafına dizilir, oturarak veya yatarak ders yapardık. Halime Halamın beyi Mehmet Sait Enişte marangoz idi. Bize kavak ağacından tek çekmeceli bir masa ve tabure yaptı (Hala evde kullanılıyor) onu kullanmaya başladık. Aydınlatma araçlarımız sırasıyla; Fiske (ocaklığın üstündeki ufak rafta dururdu), fener ( dışarıda gece yaylaya, komşuya veya ahıra giderken kullanılırdı.), 5 numara, 7 numara ve 14 numara gaz lambası kullanırdık. 14 numara en iyisiydi. Sonra kahvehanelerde ve camilerde özel ipeği olan lüks kullanılmaya başlandı. Bunların içinde en fazla aydınlatma gücü olan lüks idi. Elektrik gelince hepsi yok oldu.

Ortaokuldan sonra Lise ve Üniversite hayatımı Ankara’da 7 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. Hayatımda ilk takım elbiseyi ve iskarpin kösele ayakkabı ile içi miflonlu kumaş dışı lacivert su geçirmez pardösüyü bana Devletim giydirdi. Yoksul Milletimin bizlere ömrümüzde görmediğimiz bir hayat sunması bizlerde bambaşka bir duygu doğurmuştur. Devletçi olmam ve yaşadığımız sürece Milletimin ve Devletimin güçlü olmasını savunmamın temeli budur. Yaşım tutmadığı için 1967 yılında köyümüzde güzelleştirme ve eğitim derneğini AP ve CHP ileri gelenlerini bir araya getirerek kurdum. Ama uzun ömürlü olamadı. Herhalde Elmadağ da ilk dernekti.

1960 ihtilali biz ilkokulda iken oldu. Akrabalarımdan gözaltına alınanlar oldu. MKE’de postabaşı sınavını kazanan babamın yeni görevi iptal edilip, CHP’li bir işçiye verildi. Köyde kahvehaneler CHP ve DP olarak ayrıldı. İnsanlar kutuplaştı. Az olmakla beraber hala devam etmektedir. Toplumu bölmek kutuplaştırmak bazı iktidarların kısa bir dönem için işine yarasa da aslında halk uzun yıllar bunun çok zararını görmektedir. Bu Millet kutuplaştırılmayıp bir ve beraber yaşasaydı her konuda çok ileri gitmiş olurdu.

Köyümüzde üç ‘’ köy odası’’ vardı. Bunlar Çavuşgil, Sanigil ve Hasanköylügil odası idi. Burada genellikle yaşlılar her konuda sohbet ederler gençler dinlerdi. Bir nevi kültür evleri gibiydi. Dışardan gelen yabancı misafirler bu köy odalarında yatarlardı. Bu odalar sonradan kapandı ve onların yerini kahvehaneler aldı. Sayıları bazen iki bazen üç olan kahvelerde genellikle Tavla, 66, İkili, Papaz Kaçtı ve Domino (Deliğini deliğine denk getirme) oyunları oynanırdı. Odalar kapandıktan sonra köye gelen yabancılar genellikle dedemin (Küpçü Koca) evinde kalırdı. Dedemden sonra bu misafirperverlik Babama geçti.

Eski köy evleri çoğunlukla iki katlı idi. Ahırlar alt katta olurdu. Sonradan yapılanların ise tamamına yakını tek katlı inşa edilirdi. Eve dört metre boyunda iki metre eninde olan ve örtme adı verilen bir rüzgarlıktan girilirdi. Rüzgarlıktan eve girişte 30 metrekare civarında hayat adı verilen sağa ve sola ikişerden dört adet oda kapısının açıldığı bir geniş hol vardı. Odalar 15-20 metrekare idi. Hayata girişte tam karşıda genişliği 2 metre kadar ve uzunluğu hayat genişliğinde olan genellikle karanlık bir oda daha vardı. Küp evi denilen ve turşu, pekmez küpleri, peynir tenekesi ,tereyağı küpeciği (küpün küçüğü),kurutulmuş gıdalar ve benzeri maddelerin depolandığı bu oda kiler görevini yerine getirirdi. Hayadın tam giriş karşısında yerden 15-20 cm. yükseklikte 40-50 cm eninde hayat genişliğinde bir seki olurdu. Burada su helkeleri, ağaçtan yuvarlak sofra ve değişik ebatta siniler yer alırdı. Sekinin üstünde genellikle iki sıra ahşaptan raf vardır. Bütün kap kacaklar burada yer alırdı. Sağlı sollu ön taraftaki iki oda oturma ve yatak odası olarak kullanılırdı. Hayatta duvarda bir ocaklık devamlı yanardı. Sonradan bunlar kapandı ve dip odaya alındı. Genellikle hayatta büyük bir un çuvalı görülürdü. Evin bitişiğinde ahır yer alırdı. Ahır tarafındaki dip odadan ahıra geçecek küçük bir ahır kapısı bulunurdu. İnek sağmaya ve ahır görmeye (hayvanları yemlemek) buradan girilirdi. Elbette ahırdan da samanlığa geçen bir samanlık kapısı olurdu. Evlerin duvarları 60 cm. kalınlığında taş duvardan örülürdü. Üstü ağaçlar (tapan, taşıyıcı ağaç, ince bilek kalınlığında taşıyıcı mertek ve çalı çırpı) ile kapatılır. İlk önce çamur sonra çorak dökülüp silindir şeklinde taş ile (yuvak) preslenirdi . Damın kenarlar samanlı çamur ile yükseltilirdi. (Buna kaş denir.) Zamanla bu kaşlar aşınır ve yenilenirdi. (Kaş yapma denir). Bu şekilde oluşan damlar buğday kurutmada , bok dökmede(tezek sermede), hacı yemeklerinde ve düğünlerde halay çekmede çok işe yarardı. Her daim damları sık sık akmasın diye bize sık sık yuvattırırlardı. Yağan yağmurun hafif meyilli damda toplanıp damdan aşağı aktığı 7-10 cm çapında, 100-125 cm uzunluğundaki ağaçtan yapılma yarım oluğa ‘’çörten’’ derdik.

Köyümüz aşırı dindar bir köy değildi. Kadınlarımız asla çarşaf giymezdi. İşlik, çinti (şalvar) yemeni (yimeni), yaşmak, çar ve en üste genellikle yeşil renkli ‘’atkı çar ‘’ dediğimiz büyükçe bir örtü alırlardı. Bellerinde de şal vardı. Elmadağ’a tayin olan her kaymakam kadınlarımıza entari giydirmeye uğraşırdı, fakat şalvar giymekten vazgeçiremediler. Kadınlarımız bahçede, tarlada çalışır, ekin biçer, eşeğe biner, ağaca çıkıp meyve toplar. Giyim – kuşam tüm insanlar için aynı olmaktan ziyade, inançla, yaşamla, gelenek-görenekle, çalışma hayatı ve iklim şartları gibi birçok faktörle şekillenir. Yaşlanan erkekler sakal bırakırdı. Genç sakallı kimse yoktu. Köyümüzde sadece bir imam çıkmıştır. (Kara Halil’in Mehmet Hoca- Mehmet Soydan) Köyümüz tam bir Türkmen köyü idi. (Bu konuyu araştırdım, bütün sülale isimlerini çıkarttım, gelenekler ve görenekleri , adetleri karşılaştırdım ve en son Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun kayıtlarına birlikte baktık sonuçta katıksız Türkmen köyü çıktı karşımıza.) Anakız, Akkız, Akkadın, Dudu, Ayşa Dudu, Emine Dudu, Satı, Keselik, Ganime ve Hadime gibi yaygın kadın isimleri de bunu desteklemektedir.

Evliya Çelebi’nin Tosya, Bolu ve Dörtdivan Türklerinin lisan ve lehçeleri hakkında verdiği örnek kelimeler köyümüzde de aynen kullanılmaktadır. Azık: ekmek, Zıbar: yat, Musmul: temiz, Kirman: yün eğirme aracı, çomar: çoban köpeği, Kak: kuru, Höpürdetir: içer, Dönel: muşmula, Kelem: lahana.

Köyümüzün Halkı Sünni Hanefi mezhebine tabi idi. Biz ne olduğunu bilmezdik. Köyde, Ali, Hasan, Hüseyin ismi çoktu. Buna karşılık Bekir, Ömer ve Osman isimleri de oldukça vardı. Önceleri imamların ücretini köylü öderdi. Buna hoca hakkı denirdi. Köyümüz büyük olduğu için bizim köye imam olmak isteyen çok olurdu. Hoca hakkı genellikle köylünün durumuna göre 1,2 veya 3 ölçek (17 kğlık teneke , biz yarımlağa derdik) buğday olurdu. Çocuğu olmayan evliler Kırıkkale tarafına yatır dedikleri yere gidip gelirlerdi. Geldikten sonra doğacak ilk çocuğa kız ise Satı, erkek ise Satılmış koyarlardı. Yatırda yapılan dualar ve kesilen adak kurban sonunda doğan bebeğe verilen Satılmış ismi ‘’adanmış’’ anlamına geliyordu. Köyümüzde ona yakın satı ve yine o kadar da satılmış vardı. Ramazan aylarında gece sahura ( irecek deriz) kaldırmak için bir kişi ‘’tenekeci’’ olarak tutulurdu. Hane başı bir ücret karşılığı verilirdi. İnsanlar, davul yerine 17 kglık eski tenekeler bir sopa ile vurularak çıkarılan ses ile uyandırılırdı.

Kurak geçen yıllarda köy olarak yağmur duasına çıkardık. Herkes evinden biraz (bir kg’ a yakın) bulgur, 2-3 ekmek ile tabalarıyla kaşıklarını alıp, köyden 3 km. kadar uzakta havadar ve öz (bahçeler bölgesi) manzaralı koru kavağı mevkiinde toplanırdık. Büyük çiftçilerden veya sürü sahiplerinden gelen davarı kesip kadınlar doğrayıp bir kazanda etli bulgur pilavı ve üzüm hoşafı pişirilirdi. Herkes tabağına etli pilavını ve tasına hoşafını alır bir kenarda yerdik. Kadınlı, erkekli ve çocuklu toplu piknikti. Yemekten sonra hoca ve bilenler ilahiler söyler dua ederdik. Bir ara biz çocukları 50 metre ileride kaya üzerinde toplayıp ayrı dua ettirirlerdi. Çocukların duası kabul olur diyerek bizler ayrı dua ederdik. Bazıları hala kulağımda çınlar ‘’yağ, yağ yağmur, tarlada çamur, teknede hamur, ver Allahım ver, bol bol yağmur’’ (orijinali sicim gibi yağmur).

Köyümüzün güzel bir Çalgılar Topluluğu ( orkestrası) vardı. Bir katır veya atın iki yanına bağlanmış Kös’ler atın üzerindeki kişi özel bir tokmak ile bu köslere vururdu (Ali Köse). Bir kişi yaya olarak sol koluna veya beline bağladığı yan yana iki adet Nakkare ( dümbelek) ile bateri sopasına benzer küçük sopalarla çalardı(Yusuf Hoca). Yine yaya olan bir diğer eleman ise ellerine geçirdiği iki Zil (Çampara) ile tempo tutardı (Arif Ağa). Toplulukta ‘’Çevgen’’ in varlığı (Bir metrelik sopanın uç kısmına geçirilmiş bir hilalin etrafına dizilmiş 8-10 adet çıngırak) konusunda net bir görüş sağlanamamıştır. Bazıları vardı derken bazıları hatırlamıyor. Orkestrada başlangıçta def varken ( ince Ahmet Çalardı) sonradan sadece kına gecelerinde bayanların çaldığı enstrüman olmuştur. Sünnet olacak çocuklar süslenmiş atların üzerinde bu yerel orkestra eşliğinde maniler ve ilahiler söylenerek köyün kenarındaki mezarlığa gider orada dua edilir ve eve getirilerek sünnet ettirilirdi. Biz beş kardeş bu şekilde sünnet olduk. Yine hacca gidecek kişi elinde bozuk para dolu torbası, arkada orkestra ve cemaat çocuklarla hep beraber mezarlığa giderlerdi. Hacı adayı zaman zaman bozuk para dağıtırdı. Mezarlığa varıldığında hacı adayı mezarlığın duvarına çıkar bütün toplumdan helallik ister sonra eve gelinir ve çorak damlara serilen halı ve kilimler serilerek hacı adayı kenarda bir postun üzerine oturur, elinde tesbih kafasında takke, arkasında damdaki taş yuvağın önüne konmuş bir hasır halı yastık olurdu. Büyük kazanlarda ve bakır kalaylı teçlerde ( Geniş yayvan leğen şeklinde kap) etli pirinç pilavı ve üzüm hoşafı ikram edilirdi. Herkes kaşığını evinden beline sokar gelirdi. Bu törene hacı pilavı ikramı denirdi. Hacca gidecek herkes muhakkak hacı pilavını bütün köye yedirmek durumunda idi.

Köyümüzde kına gecelerinde bayanlar def çalar, mani söylerlerdi. Erkekler davul zurna eşliğinde halay çekerler, kına gecelerinde ise saz eşliğinde türkü dinlerlerdi. Gelin alma ve diğer faaliyetler davul zurna eşliğinde yapılırdı. Saz sanatçıları dışarıdan getirilirdi. Köyümüzde de değişik zamanlarda yaşayan 5-6 saz çalıp türkü söyleyen sanatçı yetişmiştir. (Nazım Yılmaz, Mehmet Öztürk, Gökçen Gül, Ünal Erdem ve Göllünün Paşa gibi).TRT’de bozlak türkülerini ilk seslendiren Elmadağ’lı Bayram Aracı olmuştur.

Köyümüzde buğdayların, ağaç tokmaklarla dövülerek yarma yapıldığı büyük blok taştan yapılmış üç ayrı yerde dibek vardı. 5-6 bayan bilhassa genç kızlar buralarda yarma döverlerdi. Diğer zamanlarda köyün delikanlıları düğünlerde ve bazı zamanlarda dibek başında toplanıp sofra kurarak eğlenirlerdi. Buğdayın güzel olanından (bilhassa kunduru dediğimizden) önce yıkayıp sonra büyük kazanlarda veya bakır kalaylı teçlerde (leğen) dışarıda odun ateşinde kaynatılırdı. Buna bulgur kaynatma denirdi. Buğday iyice şişer ve yumuşacık olurdu. Elimize bir kap alır kaynarken bulgur isterdik, buna tuz ekip zevkle yerdik Kaynayan bulgur kurutulur ve değirmende bulgura öğütülürdü. Eve getirilip damda savrulup kepeği alınır ve elenir çuvallara konurdu. Az miktar ince bulgur çıkardı buna pıt pıt deriz. Kırkırdaklı don yağı ile çok lezzetli çorbası olur.

Babamın anlattığına göre onların gençliğinde 40 evde ıstar (kilim dokuma tezgahı) varmış. Bizim zamanımızda iki evde vardı. Şu anda hiç kalmadı. Kök boyalarla ( soğan yaprağı, cevizin yeşil kabuğu, boya sapı otu gibi) boyanan ipliklerle dokunan Türkmen kilimleri, pala, dek çuvalı ve heybe eskiden her evde bulunurdu. Şimdi hiçbiri kalmadı. Anamın ceviz kabuğu ile siyah ip, soğan kabuğu ile de soğanın dış kabuğu rengi (koyu sarı kahve karışımı) ip boyadığına çok şahit oldum. Beş şiş kullanılarak çorap, eldiven ve kazak örülürdü. Tek şiş ile de kalın çorap (diz kapağına kadar yaklaşan) ve başlık (bere) ve kuşak örerlerdi.

Bugün fanila olarak içimize kaput bezinden veya Amerikan bezi dediğimiz beyaz bezden annelerimizin diktiği kollu, hafif yakası açık alt kısımda dikdörtgen şeklinde bir süsü olan ‘’Göynek’’ ve paçaları dizkapağı aşağı geçen bir don giyerdik. Göyneğin üstüne astarlı içi beyaz bez dışı Sümerbank Nazilli ince basmasından yapılma kollu ve sıfır yakalı ‘’içlik’’ yani gömlek giyerdik. İçlik üzerine de elden örme kazak giyerdik. Çocuklara donları üzerine giydirilen Nazilli basmasından astarlı yapılan pantolon ‘’tumman’’ giydirilirdi. Gerçi kadınlarda şalvara tumman derdi. Erkek çocuklar okul çağından itibaren pantolon (Pontul) giyerdi. Damat adaylarına kız tarafı beyaz naylon gömlek alırdı. Sağlığa uygun pamuklu gömlek yerine naylon gömlek maalesef bir asalet göstergesiydi. Bazen okuldan veya birbirimizden saçımıza ve iç çamaşırlarımıza bit gelirdi. Bitlenirdik. Bitin küçük yavrusuna ‘’sirke’’ biraz büyüğüne ‘’yavsı’’ denir. Sirke ve bitleri içliklerimizin dikiş ve kıvrım yerlerinde bulup temizlerdik. Kızların saçlarının arasında çok olurdu. Bitler saç aralarından bulunur ve iki elin baş parmak tırnakları arasında sıkıştırılıp çıt diye bir ses çıkarıp öldürülürdü. Ayrıca her evde bir kutu DDT toz böcek ilacı olurdu. Bite de çok etkili idi. Her türlü haşereye karşı kullanılırdı. Birkaç defa zehirlenmeler olmuştu. Sonradan bu böcek ilacı Ülkemizde tamamen yasaklandı.

Köyümüze elinde su dolu şişelerin içinde sülük bulunan adamlar gelirdi. Bilhassa bazı kadınlarda sülük tutturma alışkanlığı vardı. Ateşlenenlere ve hasta olanlara çay veya su bardağı içine az gazete kağıdı yakılı hemen sırta kısmına kapatılırdı. ‘’şişe vurmak ‘’ denirdi. Vakum yapan bardak deriyi içine çekerdi. 7-8 bardak vurulunca işlem tamamlanırdı. Anam bize çok sık bardak vururdu. Gazete kağıdı tam sönmez ise sırtımızı yakardı. Bizde Hacamat yaptırılmazdı. Babam anlatırdı onlar çocukken sıtma ve benzeri hastalıktan tedavi ve korunmak için kulaklarının üstünde tepeye yakın yerde 15-20 saç teli uzatılıp soyulmuş bir büyük diş sarımsak bağlarlarmış. Bir hafta böyle gezerlermiş. Köyümüzde psikolojik bir tedavi kabul edilebilecek kurşun dökme işlemi çok sık yapılırdı. Ateşlenen çocuklara sirke sürülürdü. Bunlara da alternatif tıp için örnekler diyebiliriz. Davarları ve inekleri sağarken veya tımar ederken hayvanların tüysüz yerlerinde irili ufaklı bir çok gene (kene) olurdu. Onları biz ellerimizle kopararak temizlerdik. Bazı insanların ‘’Gene Dalaması’’ından öldüğü söylenirdi. Bazı yıllarda köye tavukları komple öldüren salgın gelirdi. Bunu görüp tavuklarını 3-4 hafta kümese kapatanların dışında bütün köyün tavuk ve horozları ölürdü. ‘’ölek’’ geldi derdik. Bazen de ‘’gıran girdi’’ şeklinde ifade edilirdi. Tavuk düşünmeye (süzülmeye) başladığı an ertesi güne ölürdü. Anam düşünen tavuğu hemen bize kestirir ve uzun müddet kaynatarak pişirir yerdik. Kaynatınca hastalık yok olur derlerdi. Buna karşı ölen tavukları bize derin kuyu kazdırıp gömdürürlerdi. Üzerine sönmemiş kireç dökerdik.

Toplam beş adet su değirmeni çalışırdı. ( Bizim zamanımızda çavuşgilin, kütdervişgilin ve sümüklünün değirmeni vardı. Diğerleri kapanmıştı. Hatta Anamın babasına yani dedeme Değirmencigilin Mustafa derlerdi.) Burada köylü buğdayını getirip un öğütürdü. Her evde kışa doğru buğdaylar harmandan kalkınca suyla yıkanıp kurutulduktan sonra kış için un yapılırdı. Evlerin girişinde geniş yere ‘’hayat’’ deriz. Hayatta değirmenden gelen unlar (7-8 eşek yükü, yaklaşık 50-60 adet 17 kg’lık teneke) büyük harar dediğimiz çuvallara doldurulurdu. Değirmenlerin bazıları bulgura dönerdi. Yani un değirmeni taşının deviri hızlandırılırsa kaynatılmış ve kurutulmuş buğday bulgur olurdu. Her evde yaklaşık 7-8 teneke (Bizde bir tenekeye bir yarmlağa deriz. Yarımlağanın dörtte birine de Godaz derdik) bulgur yapılırdı. Bulgur değirmenden gelince kabukları temizlenip elenerek alt kısımdan ince bulgur, köftelik bulgur (bizde buna pıt pıt deriz) elde edilir. Bundan çok lezzetli kuyruk yağı kullanılarak çorba (pıt pıt aşı) yapılır. En üstte kalan kalın parçalar evlerdeki taş el değirmeni ile bulgura çevrilirdi.

Köyde 40’ın üzerinde kağnı mevcuttu. Buğdaylar tırpan veya orakla biçilir, desteler ilk önce kucakla taşınarak kelle tarafı içeri gelecek şekilde daire halinde üç sıra yığın yapılırdı ekin biçme bitince bu yığınlar kağnılara anadutlarla (üçlü ahşap çatal) yüklenip harman yerine getirilirdi. Harman yerleri çayırlıklara kurulurdu. En az 5-6 çiftçinin harmanı yanyana olurdu. Düven sürmek, halka yapmak, düven için sap yatağı sermek ( Ahşap tek parmağı olan sap çekici, çatal denirdi), iyice saman haline gelen malamayı düven döngüsünün ortasına yığılarak tınaz yapmak ve düven işi tamamlanınca tınazı rüzgarlı havada yaba (ahşap parmaklı kürek) ile savurmak hem zevkli hem de çok zahmetli işlerdi. Düven sürülürken üstünde duran dikkatli olmalıdır. Öküzler pisleyeceği zaman elinde bir ucuna imbal Demir iğne) çakılı 3-3,5 metrelik uzun sopanın (üvendere) kalın ucunu dikeyine düvene vurunca hayvanlar durur. Bu esnada düvenin üstünde bir kenarda devamlı duran tahtadan veya tenekeden bir bok teknesini hemen hayvanın kıçına tutardı. Hayvanlar buğday saplarının üzerine sıçmazlardı. Tarladan gelen saplar harman yerinde yarı ay şeklinde yığılırdı. Buna halka derdik. Harmanda geceleri bu halkaların içinde uyurduk. Elbette harman işini daha da detaylı anlatmak mümkündür. Abimle ben tırpanla, anam orakla ekin biçerdik. Benden küçükler ise tırpanın arkasından etrafa sıçrayan buğday başaklarını toplardı. Öğlen olunca yığının dibinde testinin suyu ile torba yoğurdunu yarım karpuza benzeyen adına ‘’karpuz tas’’ denen kalaylı bakır kaba ekmekle ayran yapar (çakıldaklı ayran) yerdik. Başka gün ise aynı kaba toz şekerden yapılma şeker şerbetinin içine ekmek doğrar öğle yemeğimiz olurdu. Babam işçi idi. İşden çıkınca tarlaya gelir yatsı vaktine kadar tırpan sallardı ve sabah namazı vaktinde ilçeye yayan işe giderdi. Tınaz savrulduktan sonra saman bir tarafa, buğday (‘’dene’’ derdik) ayrılırdı. Buğday yığınına ‘’teç’’ deriz. Buğday yığınını ilk önce geniş gözlü kalburdan çok geniş 70 cm çapında ‘’çine’’lerle elerdik. Üstten iri samanlar ayrılırdı. Buna ‘’iri’’ derdik. Sonra buğday yığınını buğdayın geçmeyeceği büyüklükte deliği olan 35-40 cm çapında ‘’kalburdan’’ elerdik. Taş topraktan temizlenirdi. Kağnıların saman taşıma düzeneğinde ‘’don’’ dediğimiz örgü çuval kalınlığında ‘’harar’’ kullanırdık. Kağnıya saman doldurmada, geniş ahşaptan kar küreğine benzer ‘’Yabaldı’’ kullanılırdı. Kağnı ile yük taşırken tekerlerin döndüğü ve kağnıya temas eden kısmı zaman zaman kenarında asılı bir teneke içindeki kuyruk yağı ile yağlanırdı. Yağlanmaz ise kağnı üstündeki yükle yanardı. Kağnının çıkardığı sesten kime ait olduğu anlaşılırdı. Kağnıların en tepesinde kaş dediğimiz süslü ve aynalı ahşap kısmı için delikanlılar benimki daha güzel olsun diye uğraşırlardı. Bir ara Ankara’daki evimin bahçesine bir kağnı getireyim dedim maalesef tekerini dahi bulamadım. Köyümüze ilk traktörü 1960 yılında amcam Ali Korçak (Küpçü Alisi) ile komşusu Mustafa Karaca ortaklaşa aldılar. Sarı Türk Traktör idi. Uzun yıllar herkese örnek olacak şekilde ortaklık yaptılar. Tarla işinde, ilk önce kolu elle çevrilen savurma makinası, traktörün arkasına bağlanan ekin biçme makinası, patoz ve nihayet savurmalı patoz çıktı ve çiftçiler rahat etti.

Bağ kazılmasında, bağ bozmasında ( üzümlerin toplanması), ekin biçilmesinde nişanlı olan çiftler arkadaşlarını toplar imece yaparlardı. Buna kız veya erkek ırgadı denirdi. Hatta kışın ve baharın başında ahırdaki hayvan pislikleri evin kenarında kazılan bir çukurda toplanırdı. Buraya ‘’bokluk’’ adı verilmiştir. Mayıs ayında evin nişanlı oğlu varsa nişanlısının arkadaşları toplanır, 40-50cm çapında 13-14 cm eninde ahşap veya çelik kasnaklara hayvan pisliği doldurulup üzeri ayakla çiğnenir ve düz bir alana serilir. Çukurdan hayvan pisliğini damat adayı dışarı dirgenle(üçlü veya dörtlü demir çatal kürek) çıkarır. Buna bok atma ve bok dökme adı verilir. Kuruyan tezekler ahırda istiflenir, odunla birlikte kış boyu yakılırdı.

Toplanan üzümlerin pekmez yapılması için ikisi köyün içinde ve diğerleri bahçelerde 4 adet şırahane (şırana) vardı. Üzümler ‘’heğ’’lerle (çubuktan örülmüş küfenin büyüğü) şırahaneye getirilir ve az meyilli sert veya beton zemine dökülür, ayakla çiğnenir suyu çıkarılırdı. Akan üzüm suları çiğneme alanından bir kanalla alınıp bolum denilen çukurlara doldurulurdu. Bolumlar yaklaşık 17kglık 3-4 teneke üzüm suyu alırdı. Eğer ekşi pekmez isteniyorsa genellikle hoşaf, komposto veya boranı (ayva kompostosu) üzüm suyu bolumdan alınıp teç’de ( geniş bakır leğen) kaynatılırdı. Şayet tatlı pekmez isteniyorsa bolum içine beyaz toprak atılıp iyice karıştırılır. (Kestirme işi) Üzümün posasına cipre denirdi. Çökme tamamlanınca üzüm suyu üstten alınarak teç’de kaynatılırdı. Pekmezin olgunlaştığı, karıştırırken ki kıvamı veya bakır karıştırma kabı ( kulplu tas ) sırtına konacak üç beş damla parmakla sürülerek anlaşılırdı. Pekmez kaynarken içine büyük ayvalardan atardık ve saatlerce pekmez olana kadar dururdu. Sonra o ayvaların tadına doyum olmazdı. Bazı kimseler ayva yaprağını kaynatıp çay niyetine içerlerdi.

Elmadağ’da 1939 yılında MKE Barut Fabrikası, 1967 yılında Baştaş Çimento Fabrikası ve 1988 Yılında Roketsan kurulmuştur. Köyümüzün önünden geçen Elmadağ çayında babamlar balık tutarlarmış. Başta asit olmak üzere çaya verilen zehirli atıklar sonucu kurbağa bile kalmadı. Meyve bahçeleri toprak kirliliğinden bozuldu. Şimdi bütün bahçeler harap olmuştur. Çimento tozları ekinleri ve otları bozmuştur. Kesilen koyunların ciğerleri hastalıklı olmuştur.

Köyümüzde beş adet bakkal vardı. Birisi Haydar Çavuş’un Mehmet Yoldemir, ikincisi Yusuf Hoca’nın Mustafa Zan. Bu ikisi uzun yıllar devam etmiştir. Üçüncücü Kütdervişgilin Hamza Hoca. Dördüncüsü ise Torungil’e (Mevlüt Yoldemir) aitti. Beşincisi Gözümoğlu idi (Halil Gürpınar, sonra Elmadağ’a gitti) Son üçü etkili değildi. Bir ara Mevlüt Yağdıran manav açtı. Sonra kapandı ama adı Manav Mevlüt’e çıktı. Bunların haricinde köye katır sırtında ettarcı (çerçi) gelirdi. Leblebi genellikle kırık olurdu), kuru üzüm, keçi boynuzu, kuru incir, leblebi şekeri ve akide şekeri satardı. Genellikle para ile satmazdı. Yün, tiftik, yün çorap eskisi ve ayakkabı olarak kullanılan eski naylon karşılığına verirdi. En meşhur ettarcımıza Kıllı Ali Osman derdik. Köyümüze her yıl kalaycı gelir birkaç gün kalarak, bakır kap kacakları kalaylardı.

Senede bir defa köyümüze elekçi Dursun 5-6 eşekle beraber gelirdi. Getirdiği eşeklerin üzerine bindiğinde hayvanlar korkusundan neredeyse koşarak giderdi. Yani kuşu keserdi. (Tırıs gitmeye yakın) Köyde onun gelmesini bekleyen eşeğini elekçi Dursun’un eşeği ile değişmek isteyen müptelaları (onun hastası ) vardı. Bunların içinde, Kara Halil Koca, Kel Omar ve Taytak başlıcaları idi. Kendi eşeklerini verip üzerine biraz para ödeyip elekçi Dursun’dan muhakkak yeni bir eşek alırlardı. Çoğu zaman memnun kalmazlardı ama yine de her yıl üstüne para verip tekrar eşek trampa ederlerdi. Bu da tarihten kalma mal takası kabul edilebilir.

Mustafa Zan yan komşusu Fazlı Turgut’un evinin altına sinema salonu açtı. Oldukça ilgi gördü. Türk filmlerini ezberledik.

Köyde en iyi taş duvar işçiliği Mehmet Güz’e (Gostak Memedi derdik) aitti. Onun yaptığı iki katlı sıvasız ve penceresiz taş ev 70 seneye yakın hala kale gibi durmaktadır. Köyün ilk berberi Rahmi Dayı (Rahmi Keskin) idi. Sonra İskilipli Halil ve Sami Gülen vardı. Yorgancı çoktu ama en iyi diken Kevser idi. Yataklarımız 25kg, yorganlarımız 5 kg ve yastıklarımız 3,5 kg yünden yapılırdı. Kilim dokuyan Bey Gızı ile İnce Aymedin Sırma Hala kalmıştı. Marangoz olarak Darbazgilin Ali İhsan Keser ile Halime Halamın kocası Mehmet Sait Erzincan faaliyet gösterirdi. En iyi çatı ustası Haydar Kıcılı ile Mehmet Sait enişte idi. Köyde kağnı yapan Düngözelgilin İsmail Dayı (İsmail Erdem), Ala Bebe (Mehmet Çavdar), Cırılın Kadir(Kadir Demirağ) ve biraz da Halil Gündem bilinirdi. Kağnı tekerleri dışardan gelirdi. Su güğümleri yapan Recep Tombazdı. Sıhhıye (iğneci) olarak Osman Altıner ve eniştem Cevdet Soydan ellerinde çanta evlere iğne yapmaya giderlerdi. Terzi olarak, Ali Kolcu ve Sabri vardı. Köyden erken ayrıldı. Köyün fahri ebesi Halime Halamdı. 12-13 yaşlarında iken birgün anam en büyük ablam ile tandırda ekmek yapıyorlardı. (Ekmek vurma denir) Biz birkaç arkadaş uğrayıp ekmek aldık ve oyun oynama gittik. Sonra tekrar tandıra gelip bir daha ekmek aldık. Anam yoktu. Komşu kadınlar vardı. Bize birer ekmek verip ‘’oynamaya devam edin, bana da evinize geç gidin’’ dediler. Akşamüzeri eve gittiğimde yer yatağında Anam yanında bir bebekle yatıyordu. Dokunzuncu kardeşim Meryem’i ilk görenlerden oldum. Yani Anadolu kadını tandırda ekmek yaparken aynı gün eve gidip doğum yapıyordu.

Köyümüzde beş adet çeşme vardı. Sonradan köyüstü bölgesinden su getirilerek ‘’yukarı pınar’’ yapıldı. Böylece altı çeşme oldu. Herkes suyunu bunlardan alırdı. Çamaşırlar buralarda yıkanırdı. (assap yumaya gitmek denir) Çamaşır, beyazlar ve renkliler olarak ayrılır ve toz kil ile karıştırılıp en az bir saat kaynatılırdı. Kil çamaşır elyaflarından kirin ayrılması, beyazlatma ve mikroplardan arındırmaya yarardı. Kaynayan çamaşır kazanından çamaşırlar 3-4 cm çapında 120 cm uzunluğunda bir sopa (Goca derdik) ile çıkarılıp düz temiz ve yassı bir taşın üzerinde 110 cm uzunluğunda uç kısmı 20-25cm uzunluk ve 15 cmm genişliğinde 4-5 cm kalınlığında ağaçtan yapılan kısa kürek görünümlü ‘’Tokaç’’ ile dövülürdü.( Tokaçlanırdı) Mevsim yaz olduğunda çocuklar da çeşmelerin önünde çamaşır kazanlarının yanında yıkanırdı. Çeşme önünde yıkandığımı hala hatırlarım. Köyün su hattı bütün köylünün çalışması ile 3-4km. uzaktan getirilmiştir. Şu anda çoğunun kalıntıları bile kalmamıştır. Çeşmelerden evlere suyu helkelerle genellikle genç kızlar getirirdi. Bizler yani erkek çocuklar ise eşeklerin semerinin iki yanına ağaçtan saka yapılırdı. Bu sakalarda 25-30 litrelik su alan galvaniz saçtan özel yapım kapaklı güğümler ile su taşırdık. Köyün bütün güğümlerini ve evlerin odalarındaki somya sedirleri İlçedeki Muharrem Usta yapmıştır. Bizim evdeki sedirler en az 60 senelik ama hala taş gibi. Evde tenekeden veya kaliteli ise çinko saçtan yapılma 100-120 cm. çapında 15-18 cm derinlikte adına ‘’tıngır’’ dediğimiz leğenlerde banyo yapılırdı. Çok eskiden bazı evlerde yüklük içine gizlenmiş banyolar vardı. Köyde helaların (WC) lerin tamamı evin dışında bahçenin kenarında olurdu. Köyümüze su 1976 yılında geldi ve herkes rahat etti.

Köyümüzde 60 civarında tandır vardı. Taşsız özlü çorak toprağı ıslatılıp ağaç tokmaklarla dövülüp olgunlaştırıldıktan sonra 120-130 cm. derinlikte bir metre genişlikte ve üst ağız kısmı 70 cm civarında en altta havalandırma ve 15 cm. çapında kül alma deliği olacak şekilde ve 15 cm kalınlıkta tandır yapılır. Ülkemizde başka hiçbir yerde görmediğim sadece bize mahsus 5-6 cm kalınlıkta ve 30-35 cm uzunlukta tandırın ısıtılmış duvarında pişirilen ekmekler (sığır dili denir) bir hafta boyunca tüketilirdi. Tirit yapımında bu ekmekler kullanılır. Evlerde sarımsak teknesi, maya teknesi ve ekmek teknesi olmak üzere üç çeşit tekne bulunurdu. Ekmek yaparken veya hamur kararken tekneye veya tablaya yapışan hamurları kazımak için, ucu 10 ar cm lik ve 25cm.lik dökme demirden yassı ‘’isiran’’ kullanılırdı. Havalar çok soğuk veya aşırı kar yağışı varsa evin içinde devamlı odun veya tezek yanan ocaklıkta saç üzerinde bazlama yapılırdı. Türkmen geleneği olduğundan en kaliteli gözleme ile içi peynir, çökelek (katık derdik), veya süzme yoğurtlu içli gözleme (bizde kıynaç denir) yapılır. Gözlemeler yayık tereyağlı olup, yağlamasında kurutulmuş tavşan ayağı kullanılırdı. Gözlemenin pişirildiği sacın iç çukur kısmı ocak külü ile su serperek yarım santim kalınlığında kaplanırdı. Gözlemenin açılması oklava( oklağaç) ile saç üzerinde çevrilmesi bükleğeç (5-6 cm eninde, 0,4 cm kalınlığında ve 55-60 cm. uzunluğunda ahşap) ile yapılırdı. Yağsız pişirilen biraz gözlemeden ufak olana ‘’şepit’’, iki gözleme büyüklüğündeki pişmiş yufkaya ‘’hommana’’ denirdi.

Evimizin içinde kış unumuz, bir büyük çuval bulgurumuz, ince bulgur, 25 kg civarında süzme yoğurttan ve yarmadan yapılma çocuk yumruğu şeklinde kurutulmuş tarhana (başka yerde görmedim, bize mahsus), yeterince fasulye, patlıcan, biber, kabak ve domates kurusu, salça, başta kayısı, erik, elma ve ayva gibi meyve kuruları, en az bir 17kg’ lık tenekede yayık tereyağı, köy peyniri, süzme torba yoğurdu, bir büyük küpte tatlı pekmez, bir küp ekşi pekmez ve 3-4 çeşit turşu, bir çuval şeker, bir çuval (20 kg kadar) çamaşır kili, bir çuval tuz bulunurdu. İki büyük süs kabağına el sığacak kadar açıklık yapılır. Birine tuz(tuz kabağı) diğerine kil(kil kabağı) konurdu. Ayrıca her evde ahırda en az bir inek ve bir eşek olurdu. Tabii ki samanlıkta yeterince saman ve bunlara ilaveten kışı çıkaracak odun ve tezek bulunurdu. Sürüsü olanlarda ağıl kermesi vardı. Ağılda sürünün altında ezilen hayvan gübreleri devamlı ezildiği için kalınlaşır, her yıl ağılın tabanından kazma ile kaldırılır. Bu ağıl kermesi kalori değeri açısından çok linyit kömüründen daha iyidir. Köye gelen satıcılarda kil ve tuz birlikte olurdu. Bu arada dağlardan topak halde baş kili getirirlerdi. Hanımlar saçlarını şampuan gibi bununla yıkarlardı. Birbirine girmiş dolaşmış saçları , kolayca bu açar, yumuşatır ve ipek gibi yapardı. Küçük bebeği olanlar toprak elerlerdi. Kazılan kahverengi toprak ilk önce kalburdan elenir. Alta geçenler bu sefer ince elekten elenir. Eleğin üstünde kalan kum görünümlü toprak çuvalda eve getirilir. Bir teneke içinde ateşte ısıtılıp çocuğu beşiğe yatırırken 3-4 cm. kalınlıkta altına serilirdi. Bebeğin çişi bu toprak tarafından emildiği için altında veya bacaklarında pislik veya kızarıklık olmazdı. Biz dokuz kardeşin tamamı bu topraklı beşiklerde büyüdük. Dokuz kardeş aynı beşikte büyüdük. O beşik sonra ne oldu bilmiyorum.

Köyümüzün sığırları her sabah Musalla Meydanı dediğimiz bir alanda toplanır ve buradan ortaklaşa tutulan sığır çobanı otlağa götürür ve akşam olunca meydana kadar geri getirirdi. Sığır çobanı sabah ‘’ho ho ‘’ dye birkaç kez bağırırdı. Bu sesi duyan herkes sığırını Musalla Meydanına getirirdi. Bazen köylüler birbirine ‘’çoban ho ladı mı’’ diye sorarlardı. Meydanın kenarında işinin ehli demirci (Kara Mustafa- gara mısta daha önceleri de Nalbant Halil vardı.) hayvanları nallardı. Nallama dışında, ağzı dabak olmuş hayvanların ağzını kızgını demirle dağlardı. Köyün sığır sayısı 600-700 civarında idi. Hayvanların altından süpürülen samanlı kurumuş hayvan pisliği karışımı (adına çirk denir), gığış(kurumuş keçi ve koyun yuvarlak haldeki pisliği) ve iri(büyük saman çöpü) her evin girişinde odaların açıldığı geniş alanın( hayat denirdi) bir duvarında ocaklık vardı orada devamlı usul usul yanardı. Bunlar tandırda da yakacak olarak kullanılırdı. Ocaklıkta ve sobalarda yanan odun ve tezeklerin külleri bir saca konup evin önünde veya kenarında ‘’küllük’’ denilen alana dökülürdü. Küllük Anadolu’da büyük öneme sahiptir. Küllükte oynama, küllük bebesi, her horoz kendi küllüğünde öter, küllükte bulma v.b. sözler buradan gelmedir.

İneklerde bazı zamanlarda arkasından yumurta beyazına benzer bir akıntı(çara) gelir. Huysuzlaşır,( inek öğüre geldi derdik) babalarımız durumu anlar ve ineğin boynuna bir ip bağlayıp musalla meydanına götürürdük. Toplanan sığırın içinde iyi bir tosun bulup getirirdik. Babam ineğin bağlı başını akasya ağacına raptedip tosuna ineği çekerdik. Tosunu çekerken ‘’giz gizov, giz gizov’’ diye tempo tutardık. İş tamamlanınca evden getirdiğimiz bir güğüm su ile ottan yapılma çalı süpürgesi ile ineğin arkasını yıkardık. Bizim pratik inek tohumlamamız da böyle idi.

Hayvan yemi olarak, saman, ot samanı (adına kes denirdi), dikenli geven otu (dağlardan kazma ile sökülür, darha denilen satıra benzer ucu bükük aletle kütük üzerinde kıyılır) kıymıkları, dövülmüş kalgan ( galgan denir. Odun sırıklarla döverdik. Tozu genzimize kaçardı ve çok acı bir tadı vardı.) dikeni samanı, dövülmüş kuşkonmaz dikeni, arpa, buğday kırması ve kepek kullanılırdı. Evimizde bir eşek ve bir kara sığır ineğimiz devamlı olurdu. Bazen bir de dana bulunurdu. Evin süt ve mamullerine yeterdi. İnek buzaladıktan (buzağıladıktan ) sonra 4-5 gün sütüne ‘’ağız’’ derdik. Çok lezzetli olurdu. Süt katarak muhallebi gibi kıvamlı yapılırdı. Üzerine bal veya toz şeker döküp yenirdi. Şu anda çocuklarım dahi ağız’ı hala çok severler. Ama artık bulamıyoruz. Bazı evlerde ahşaptan buğday ambarı bulunurdu. Altta bir kapağı olurdu, bunu açınca buğday dışarı akardı. Buğday ambarı evin ahıra yakın bölmesinde bulunurdu. Buradan ahıra geçiş yapılan bir iç kapı olurdu. Bazen ambar kapağı gevşek bırakılır ve buğday dışarı akarsa, ahırdaki hayvanlar iç kapıyı boynuzlayıp kırarlar ve buğdayı aşırı şekilde yerlerdi. Hayvanlar fazla yemekten hastalanır hatta ölürlerdi. Bu aşırı yiyip rahatsızlanmak veya ölme durumuna ‘’Tokmalama’’ denir. Bu durumdaki hayvan köyün içinde kovalanır, sürekli koşan hayvanın bağırsakları harekete geçince rahatlardı.

Kız isteme, nişan ve düğün adetlerimizi burada anlatmak mümkün değil. Ayrı bir çalışma konusu. (Bu konunun ayrı ele alınıp detaylı bir şekilde anlatılması gelecek nesiller için önemlidir.) Unutulan bir hususu belirtmekte fayda var. Düğünlerde davetler; akrabalık ve yakınlık derecesine göre, çintilik (kadınların giydiği özel şalvar), yemeni, bulgur, sebze ve meyve kurusu gibi evde olanlar götürülür ve bunlarla düğüne davet yapılırdı. Bu götürülen nesnelerle yapılan davete ‘’okuntu’’ denirdi.

Cenazesi olan evlere komşular bir hafta yemek taşırlardı. Bir düğün devam ederken başka bir yerde cenaze olursa hemen davul çalınmasına son verilirdi. Cenaze gömüldükten sonra, onun adına camiye bir halı veya kilim verilirdi. Buna ‘’halı serme’’ denirdi. Bundan dolayı camimizin tabanı iki üç kat halı ve kilim vardı. Son zamanlarda kilimler caminin bir köşesine yığılmıştı. Şimdi hiçbir şey kalmadı.

Birbirini kesen kavşaklarda kadınlar hiçbir zaman erkelerden önce geçmezdi. 50-60 metre uzakta olsa dahi erkeğin geçmesini beklerlerdi. Sebebi farklı yorumlanırdı. Erkeğin yolu büyüktür, yaşlılara hürmet gereklidir (ben ortaokul sona giderken yaşlı kadınlar dahi önümü geçmezlerdi), genç erkekler bayanlar önden geçerse arkadan bakabilirler şeklinde düşünülebilir. Elbette şu anda öyle bir şey yok. Bir eve gelin geldiğinde gelin damadın yaşı kendisinden küçük olan bütün erkek kardeşlerine bile abi (ağa) derdi. Babam su içerken muhakkak oturur ve eliyle başını tutarak içerdi. Bu gelenek köyümüze Şamanizm kalıntılarından birisi olarak gösterilebilir. Kadınlar bahçeye veya tarlaya giderken ve gelirken köyün içinde eşeğe binmezdi. Köyü çıkınca eşeğe binerler, dönüşte köye yaklaşınca eşekten inerdi. Bu kurala herkes uyardı.

Babam kardeşlerinin en büyüğü idi. Ondan iki yaş küçük amcam yetişkin torunları varken bile babamın yanında sigara içemezlerdi. Büyüklerin yanında sigara, içki içilemez hatta ayak ayak üstüne dahi atılamazdı. Sofrada büyük başlamadan kimse yemeğe elini ve kaşığını uzatamazdı. Birisi kahveye girdiğinde küçük kardeşi, damadı veya oğlu oyun oynuyorsa hemen bırakırdı. Genellikle evin gelinleri kayınpederin (kaynata denir ) abdest alması için bir ibrik (ırbık) ve abdest leğeni hazırlar, abdest aldırır ve omuzundaki el havlusunu (peşkir) verirdi. Anne- babanın ve büyüklerin yanında, sokakta genç babalar bebek ve çocuklarını kucaklarına alamazdı, sevemezdi. Bu davranış ayıplanırdı. Anadolu insanı hep savaşlarla yaşamını sürdürmüştür. Köylerde bir çok çocuk yetim kalmıştır. Kocasız anneler ve babasız çocuklar görüp üzülmesin diye bu gelenek oturmuştur. Bunu ben de baba olduğumda bizzat tatbik ettim.

Köyümüzün kendine özgü yemekleri vardı. Şu anda bazıları unutulmuştur. Tandır ekmeği (sığır dili)Tirit, yoğurtlu tarhana, höşmerim(Balıkesir peynirli höşmerimi değil), Gözleme-Kıynaç, Tandır Böreği, Pıt pıt aşı, Çekme Helva( Çok eziyetli ve en az 4-5 erkek tarafından yapılan bir helva çeşididir. Köyün en iyi ustası Hacıveligilin Mehmet Dayı idi), Altı kaburgalı yaprak sarması, kurutulmuş patlıcandan Halep Dolması, ev yapımı tereyağlı, salçalı, süzme yoğurtlu veya cevizli makarna, altı ve üstü odun ateşinde alttan ve üstten pişirilen ev baklavası gibi başlıcalarını saymak mümkündür. Kurbanda veya başka zaman davarın (koyun veya keçi) kaburgası çift taraflı tuzlanır ince bir tülbente sarılıp evin önündeki akasya ağacına asılır ve kurutulurdu. Kuruyan et bir beze konup sepetin içinde evin tavanına asılırdı. Kuru kaburga tencerenin tabanına konur ve üzerine yaprak sarmaları dizilir, odun yanan ocaklıkta kısık ateşte 3 saat kadar pişerdi. Akşam sofranın etrafına dizilip ortadaki tepsinin(genellikle derin tepsi adına tabaskara denir) üzerine dolma tenceresi ters çevrilip boşaltılırdı. Alta konan kaburgalar en üstte nar gibi kızarmış olurdu. Herkese birer eğe kemiği verilirdi. Bilmeyenlere bunu denemelerini tavsiye ederim. Güneşte et kurutma da tarihten gelen alışkanlıklardan birisidir.

Kış geceleri çocuklar bir tenekeye ip bağlayıp genellikle bacası tüten evlerin bacasından ‘’ebe kuyu kuyu’’ diyerek sarkıtırlardı. Aşağıdan tenekeye uygun bir yiyecek veya meyve konurdu. Yukarı çektiğimizde içi kurumla dolu yiyeceğimiz olurdu.

Babalarımız Ankara’ya eşeklerle genellikle ayva götürüp satarmış. Yürüyerek Ankara Samanpazarı 8-9 saat sürermiş. Sonra 1941 yılında Ankara Elmadağ banliyö treni çalışmaya başladı. Sabahları yükleri eşekle Elmadağ tren istasyonuna götürürdük. Büyükler trenle Cebeci istasyonunda indirip Perşembe Pazarında satıp aynı trenle geri gelirlerdi. Biz de akşam köyden eşekle trenden babamızı karşılamaya giderdik. Bu arada erkekler, omuzlarında taşıdığı ve eşya koydukları iki gözlü halı heybeleri kullanırlardı. (Alışveriş torbası) Babamlar 16-17 yaşlarında iken bir gurup olarak Ankara’ya Cumhuriyetin 10. Yılını kutlamaya götürülmüş, Anafartalar Ortaokulunda bir gece kalmışlar ve ertesi günü kutlama törenlerine katılmışlar. Heyecanla anlatırdı.

Köyümüze en çok damlara çorak ve taş taşıyan Kara Lütfü’nün kamyonu gelirdi. 3 tonluk, alçak demir kasalı (50 cm derinliği vardı) sanki askeriyeden hurdaya çıkarılmış bir araçtı. Bir kolla önden çalıştırılırdı. Kamyon giderken arkasından çok asılırdık.  (çöğerdik)

Babam ve abim ile birlikte üçümüz iki kavaklık, iki meyvelik ve biri üzüm bağı (üzüm dalına ‘’çotuk’’ denir) olmak üzere beş adet bahçe yaptık. Şu anda dördü bakımsızlıktan harap olmuş durumda. Bahçeler yapılırken ham yerler 50-60 cm. derinlikte kazılıp taşlardan temizlenirdi. Çıkan taşlar bahçenin sınırına düzenli bir şekilde yığılırdı. Buna çakıl derdik. Bütün meyvelerimizi bu çakıllara sererek güneşte kuruturduk. Hemen hemen her bahçenin bir de çakılı bulunurdu. Böyle bahçe yapma işine bahçe devirme (kirizma) denirdi. 1916 yılında köyümüzün önünden geçen demiryolu yapımında travers olarak kullanılmak üzere yöredeki bütün ardıç ağaçları kesilmiş ve hiç orman bırakılmamıştır. Başka bir zaman da sitelerden bir esnaf gelerek köydeki bütün ceviz ağaçlarını kestirmiş ve çok ucuz bir fiyata almış. Köyde ceviz ağacı bırakmamış.

Birgün Ankara’dan okuldan eve geldim, Anam bana ‘’ bak bir adam geldi, bizim eski halı ve kilimleri aldı yerine çok güzel halılar verdi’’ dedi. Bunu zamanla bütün köyde yaptılar. Antika değeri olan bütün eşyalar köylüden yok pahasına toplandı. Kısaca bütün Anadolu köyleri bu şekilde soyuldu. Tarih yok edildi.

Köyde 8-9 adet koyun sürüsü vardı. Her sürüde 700-1000 civarında koyun mevcuttu. Her sürünün ana sahibi vardı ve koyun sayısı bizim gibi az olanlar ana sürü sahibi ile anlaşıp davarlarını onun sürüsüne katardı. Bunlara katıncı denirdi. Bizim de yirmi civarında davarımız vardı ve büyük eniştemin sürüsüne katardık. Kış ve mayıs sonuna kadar sürüler derelerdeki ağıllarda durur. (Aşağı Ağıl) Orada kuzulardı. Haziran ayında yukarı yaylaya (Yukarı Ağıl) göçülürdü. Yukarı yaylada tarlanın toprağı kazılarak çamurdan bir göz dam yapılırdı. Cumhuriyet Bayramında bu damlar yıkılır ve dere içindeki ağıla geçilirdi. Her sürüye ait yayla gurubunda 5-10 adet katıncı olurdu. Sürüler yazı gece yaylada damların önünde çalılarla daire şeklinde çevrilen çeten dediğimiz alanlarda kalırdı. Koyunların karışmaması için her sürü sahibinin koyunlarının kulakları bıçakla işret yapılırdı (enenirdi). Bize ait koyunları da daha kuzu doğar doğmaz kulaklarını enerdik. Ağustos ayında derede suyun önüne engel ile bent yapılırdı. Derinliği 1,5 metre civarında olunca koyunlar suya sokularak yıkanırdı. Yapılan işleme yunak denirdi. Koyunlar yazın tüyleri dökülmeye başlamadan önce kırkılırdı. Koyun kırkmak çok yorucu ve ustalık isteyen bir işti. Usta olmayan uzun kırklığın ucunu hayvanın derisine batırıp kanatırdı.

Sürüdeki Teke (erkek keçi) ve Koçlar gündönümünde yani 21 haziran civarı sürüden ayrılıp başka bir çoban tarafından yalnız güdülürdü (otlatılırdı). Cumhuriyet Bayramında tekeler ve koçlar sürü ile birleşirdi. Keçi ve koyunların döllenmesi başlardı. Buna Koç Katımı denirdi. Aşağı yukarı 25-30 koyuna bir koç olurdu. (Bir sürüye yirmi civarında koç katılırdı.) Koçlar kınalanıp süslenirdi. Koç katımı köyümüzde yapılacak önemli işlerin miladı olurdu. Biri borcunu ödeyecekse koç katımına kadar borç alırdı. Düğün ve nişanlar için de koç katımı belirli bir tarihtir. Koç Katımı köylünün bir çeşit bayramı gibidir.

Arıcılık çok yaygındı. Karakovan arıcılığı evlerin çoğunda yapılırdı. Köyde bir zamanlar 1000 (bin) in üzerinde karakovan vardı.( 30 cm. çapında 90-100cm uzunluğunda çubuktan örülme, inek pisliği ile dışı sıvanmış uzun silindir sepet.) Dedemin o sakat eliyle kovandan bal alıp ekmek teknesine doldurduğunu çok iyi hatırlıyorum. Bal alma işine ‘’arı açma’’ denirdi. Bazen bal yemekten dahi bıkardık. Oğul balı biraz beyaz olurdu. Tamamen çiçek balıydı. Yapılan sıcak höşmerimin üzerine bir yapı (bir petek) oğul balı konup kaşıkla birlikte yemenin tadı başka olurdu. Petek bal süzülerek bal küpüne doldurulurdu. Sıkılan balın mumu çok olduğunda Ankara Samanpazarı’nda satılırdı. Arı açım zamanı arı boku (buna kiraboğlu derdik) çıkardı. Kılıç tipi arıların sarı diğerleri hafif kahverengi olurdu. Kiraboğlu oynamayı çok severdik. Oyun hamuru gibi oynanırdı.

Bayramlarımız çok renkli olurdu. Herkes birbirine bayramlaşmaya giderdi. Baklava, yaprak sarması (dolma), sütlü (sütlaç) ve kurban bayramı ise kavurma ve tirit en fazla ikram edilen yemeklerdi. Biz çocuklar ise elimizde ufak torbalarla şeker toplardık. Bakkaldan patlayıcı mantar alırdık. 10-15 cm çapında teli büker iki ucuna mantarı koyup havaya atardık yere düşünce patlardı. Durumu iyi olanların çocukları mantar tabancası kullanırdı. Bayramın birinde babam soğuk kuyu dediğimiz lastik ayakkabı almıştı. Heyecandan ve sevinçten o gece ayakkabıları kucağıma bastırarak uyumuştum. Çocuklar olarak çok fazla oyunlarımız vardı. Karpuz kabuğundan kağnı yapardık. Çamaşır telinden araba sahibi olmak ayrıcalıklı bir durumdu. Gaz varillerinin çelik kuşakları vardı ondan sürecek yapmak da önemliydi. Biraz büyükler çelik çomak oynardı. Saklambacın birkaç çeşidi vardı. Beş taş ile birlikte taş oyunları, çizgi oyunları, misket(cam bilye) , gazoz kapaklarını içeri kıvırıp yuvarlak ‘’lik’’ yapılıp oynanırdı. Sonraları tornet tekerleri kullanılarak yeni oyuncaklar yapılırdı. Uçurtma uçurmak oldukça yaygındı. A3 ebadındaki kağıttan yapılana ‘’şeytan’’, 50-60 cm. açıklıkta altıgen çıta ve kağıttan yapılana ise ‘’çıtalı’’ uçurtma derdik. İyi malzemesi olmayanlar eski gazeteden yapardı. Çok iddialı uçurtmalar olurdu. Uçurtma ipi ‘’kındap’’ fazlalaştıkça uçurtma çok yükseklere havalanırdı. Köye elektrik gelince tellere takılmasın diye köyün dışında uçururduk. Uçurma yaparken kullandığımız tutkalı kendimiz yapardık. Bilhassa kayısılarda, bademlerde ve eriklerde bulunan ‘’kedi balı’’ nı toplardık, bir kaba koyup üzerine biraz su ilave edip güzelce karıştırırdık. Ağzı kapalı saklardık. Bu çok güzel doğal bir tutkaldı. Bunu bulamaz isek az undan bir kaba alıp su ile bulamaç kıvamına getirip bunu kullanırdık. Hamur tutkal tek seferlik yapılırdı.

Köyümüze buğdaylar (ekinler) için bir, bahçeler için alan geniş olduğu için iki, üzüm bağları (öteyüz) için bir ve köy için bir olmak üzere 5 bekçimiz vardı. Bekçi haklarını (alacaklarını) bahçe büyüklüğüne ve tarla genişliğine göre köylü öderdi.

Babam evimize ilk radyoyu 1964 yılında aldı. O gün bayram etmiştik. En fazla dinlediğimiz radyo Polis Radyosu ve Meteorolojinin Sesi Radyosu idi. Evin penceresine (köyde pencereye ‘’Delik’’ denir.) koyup camı açıp yüksek sesle şarkı türkü dinlerdik. Evimizin önündeki bahçeyi müzik dinleyerek abimle birlikte oluşturmuştuk.

Üniversite sınavına hazırlanırken zamanı iyi kullanabilmek için İlk kol saatine 1968 de sahip olmuştum.

1951 Kore Savaşına altı canımız katıldı ve hepsi de gazi olarak geri geldi. Bunlar; Ahmet Çeri, Ali Tülü, Hasan Aktı, Mehmet Çakmak, Niyazi soydan ve Ali kılıçtır.1974 Kıbrıs Barış Harekatı’na ise Hasan Hüseyin Soydan evladımız katılmıştır. PKK Teröründe ise;1994 de Serdar Erdem, 1999 da Şener Gündem (Anamın kızlık soyadı da Gündemdir) ve 2010 yılında Buse Sarıyağ evlatlarımızı şehit verdik. Düğünlerde ve sünnetlerde ev sahibini evinin damına Türk Bayrağı dikilirdi. Gelin getirmede ve sünnet çocuğu gezdirmede önde tek başına bir bayraklı atlı olurdu. Kına götürmede kalabalığın önünde en babayiğitlerden biri bayrak taşırdı. Bayrak evlerde özel bir yerde saklanırdı.

Sivas Kongresine engel olmak için İstanbul’dan gönderilen Vali Muhittin Paşa Elmadağlılar tarafından Elmadağ yakınlarında Kılıçlar köyünde yakalanarak Atatürk’e teslim edilmiştir. Çapanoğlu bir ara nüfuzunu genişletmek için Elmadağ’a gelmiştir. Ancak yaptığı zorbalıklar sonucu 2-3 ay içinde Elmadağlılar Çapanoğlunu ve adamlarını kovmuştur. Onun için Elmadağ’ın eski adı ‘’Asi Yozgat’’ idi. Bizim köy ile asi Yozgat arasında vadi şeklinde bir dere vardır. Aramızdaki mesafe kuş uçumu 2 km. civarındadır. Köyümüz İÇ Anadolu’nun Ankara giriş kapısı gibidir. Timur Ankara savaşına giderken kullandığı yol bizim köyün arazisindedir. Ordunun , büyük taşlarının temizlendiği fillerin geçtiği yol bizim bahçelerin içinden gitmiştir. Burayı zamanla kervanlar da kullanmaya başlamışlardır. Bizim köyden bazıları ekin tarlalarında mavzerle pusu kurarak geçen kervan ve atlıları soyarlarmış. Hatta köyün tanınmış ailelerden biri bu esnada vurulmuştur. Burada belirtilen üç olaydan dolayı Ankara’ya geçişler sınırlı kalmıştır. Hatta Ankara Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi tarik öğretmenimiz Adil Tol ‘’ Genç Ankara Cumhuriyetini tehlikeye düşürecek isyancıları kahraman Elmadağlılar geçirmemişlerdir’’ derdi.

1999 yılının çok önemli olayı Köyümüzde Zeki Yağdıran’ın Elmadağ Belediye Başkanı seçilmesiydi. Topyekun inanmanın ve tam birlik olmanın en güzel örneği bu olaydı.

İki olumsuz hususu belirmek yerinde olacaktır. Birincisi; Köyümüzün önündeki vadiden geçen demiryolunda 6 adet tünel var. Yedinci Tünel çok uzundu. 1916 da faaliyete geçen demiryolu bazı uzun tüneller bitmediği için belli süre yapılmakta olan tüneli vadi tarafına düşen etrafından tali bir yoldan trenler işlerdi. Bu yola ‘’Takavil’’ yolu denirdi. Hala izi durur. Demiryolu rampalı olduğundan takavil yolundan geçerken çok yavaş geçerlermiş. Köyümüzden bilhassa delikanlılar ve çocuklar Zonguldak’tan kok kömürü getiren vagonlara çıkıp kömürleri aşağı atıp aşağıdan toplayıp evlerine getirip kışın sobalarda yakarlarmış. İkincisi; Yazıp yazmamakta tereddüt ettiğim bu bir konudur. Ama tarihe not düşmek açısından bir zararı yok diye düşündüm. Diğer taraftan bu konu çok kişi tarafından bilinmektedir. Kars’tan ve Erzurum’dan gelen yük trenleri (marşandizler) vagonlarda Ankara’ya koyun getirirlerdi. Köyümüzden 5-6 kişi tren uzun yedinci tünele girerken koyun vagonlarına ellerinde bıçakla atlıyorlar ve koyunların kuyruğunu kesip tünelin içine aşağı atıyorlar sonra trenden inip attıkları kuyrukları toplayıp derisini yüzüp küfelere doldurup civar köylerde kuyruk yağı olarak satarlarmış. Bunu bilen arkadaşlar değişik yerlerde bana kuyruk kesenler diye takıldıkları olurdu.

Ana hatları ile anlatmaya çalıştığım bu köy hayatını elbette sayfalar dolusu yazmak mümkün. Bugün maalesef anlatılan bu yaşantıdan çoğu kaybolmuştur. Bağlar ve bahçeler batmış. Sürüler ve sığırlar yok olmuş, yaylalar kurulmaz hale gelmiştir. Şimdi köyde yaşayanlar ekmeğini hazır bakkaldan, sütü, yoğurdu ve yumurtasını hep ilçeden getirtir olmuştur. Üreten köylü, hazır tüketen bir toplum haline gelmiştir. (Ocak, 2025) Dr. Mustafa KORÇAK- Denizcilik E. Müsteşarı.


Köyün sülale yapısı: Acar (Alibeygil ) – Ağır (Cıbırgil ) ,Akaya (İbibikgil ) , Akın (Kelaymetgil ) , Aksoy (Gahrimengil ) , Aktı (Akargil ) , Akyel (Sarıgil ) , Alevli ( Demircigil ) Altıner (Tahtakülahgil ) , Aracı (Sarıgil ) Ata (Paşadayıgil ) , Aydın (Godaşgil ) ,Ayaz ( Devretçigil ) , Babayiğit (Cücükgil ) , Bala (Alagil ) , Balin (Bekteşgil ) Bayram (Osangil ) Büyükçakmak (Babilişgil ) , Çakır (Dereşıhlılar ) Çakmak ( Fıtakgil ), Candan (Güdükgil ) , Çavdar (Çavdargil ) , Çelik (Goyuncugil ) , Çeri (Çerigil ) , Çete (Kelcegil ) , Çetin (Tayıpgil ) , Ceylan (Gökügil ) , Çotak (Patikgil ) , Dalışık ( Gısırgızgil ) , Dalşık (Gıdacıgil ) , Dalmış ( Araphacıgil ) , Demirağ (Cumagil –Macargil ) Doğrul (Hışırgil ) , Ediz(Çördükgil ) , Eke (Çaycıgil ) , Ekizışık (Sağırhalilgil ) Eldem (Gıdıgil ) ,Er (Öküzgil ) , Erdem (Dingözelgil ) , Eren (Kösebaşgil ) , Erkan (Gozangil ) , Erişmiş (Arifağagil ) , Erol (Takıçgil ) , Erzincan (Enveri gadı zadeler ) , Esen (Baddalgil ) , Eser ( Kemikgil ve Söylemezgil ) , Fidan ( Gabauşağıgil ) , Gencer (Akkızgil ) , Gıcılı (Gılıçlarlılargil ) , Gurt(Gurtgil ) , Gül(Kötügızgil ), Gülen (Gadrangil ve Alimollagil ) Gün (Çoştakgil ve Sarımıstaagil ), Gündem (Değirmencigil ve Gibilgil ) , Güney (Gocamıstaagil ) , Güngör (Kamilgil ) Güneş(Andeleşgil )Gürol (Göğüşgil ) , GÜZ( Hollukcugızgil ) , Göç (Veligil ) , Hatipoğlu (Hatıpgil ) , İçli (Cöccegil ) , İleri ( Hacıbabagil ) , İnan(Antigecigil ) , İnci (Sağırhalilgil ) , Karaca (Çintiligil ) , Keser (Hasanköylügil ) , Keskin (Ciddengil ) ,Kılıç (Biliçgil ) , Kıvrak (Mıdalakgil ) , Kıyak (Didongil ) , Kilci (Göllügil ) , Küçüktiftik (Gurbağlılar ), Kolay (Sanigil ) , Kolcu (Çıtakalisigil ) , Konuş(Darbazgil ) , Korçak (Küpçügil ) , Koşu (Zalifgil ) , Koz (Çoştakgil ) , Kuvvet (Emirgil ) , Mızrak (Ofgil ) , Narin (Tayırgil ) , Sarıyağ (Hacıveligil ) , Sarıyıldız (Maraklıgil ) , Sıcak (Dedememedigil ) , Soydan (Kürtdervişgil ve Karahalilgil ) , Soya (Soyagil ) , Şen (Kemalgil ) , Şimşek (Galaycıgil ) , Özgen (Hacıaymetuşağıgil—Köpekçigil ) , Öztekin (Danagil ) , Öztürk (Ziccigil ) , Pehlivan ( Zeynelgil ) , Uçar (Adeligil ) , Uysal (Kirliboyungil ) , Taş ( Manaligil ) , Tekel (Dükkancıgil , Tetik (Bedelgil ) , Tezcan (Devaligil ) , Tombaz(İskilipliler ) , Tuncel (Haklakgil ve Gavurboğangil ) , Turan (Söğütgil ) , Turgut (Alasakalgil ) , Tülü (Tekecengil ) , Yağcıoğlu (Çavuşgil – Felekgil – Kütpaşagil , Felekgil ve Garaçavuşgil ) , Yağdıran(Alikösegil ) , Yahşi (Galeyingil ) , Yanık(Yanıkgil ) , Yaraşır (Çorumlular ) , Yavuz(Toklugil ) , Yaz ve Ayaz (Devretçigil ) , Yener ( Mehmetaligil ve Düğmeligil ) , Yeşilyaprak (Kelomargil ) , Yılmaz(İnceaymetgil ) , Yoldemir (Torungil ) , Yüce (Cizzikgil ) , Yürekli (Beygil ) , Zan(Yusufgil ) , Zorlu (Akkızgil )


 
 
 

Yorumlar


bottom of page